Toplam Kalite Anlayışımız ve İstanbul Trafiği

Toplam kalite en basit anlatımla, sisteme ait en önemlisinden en gereksizine kadar bütün süreçlerin, sanki o parça eksik olursa sistem çökecekmiş varsayımıyla tam performansla(gazla) çalışması gerekliliği anlamına gelir. Böylece sistemden çıkan sonuç her şarta olması gereken kalitede olur.

Bu anlayış eksikliğinin ekonomik, sosyal hayatımızdan neler götürdüğünü uzun uzadıya anlatacak değilim ama İstanbullular, bugünlerde trafikte geçirdikleri anlamsız vakitler içinde bu konuyu sık sık düşünüyorlar olsa gerek.

Malum güzel şehrimizde kazı, inşaat, çalışma eksik olmaz. Nasıl insanlık tarihinin en eski şehirlerinden biri anlamıyorum! Sanki yeni kurulan bir yerleşim merkezi gibi her yıl yollar baştan aşağı değişir, durmadan projeler üretilir, dünyanın kültür ve sanat merkezi olması için master planlar açıklanır. Bunlar için çok geç kalındığını düşünüyorum. Bu kadar eski bir şehir artık bu tarz problemleri aşmış olmalıydı.

Belediyenin en son ulaşım çözümlerinden biri de metrobüs oldu bu sene. E-5 hattında orta şeritten yol alacak tekerlekli metro. Bu proje için yaklaşık bir yıldır yol çalışmaları sürüyor. Mevcut yolun orta şeridi parsellenirken, yan şeritler eklendi. İstanbullu ise bu süreçte zaten korkunç olan trafiğin içine saplandı kaldı. Çalışmalar bitime yaklaştı, sonucunu hep birlikte göreceğiz ama iyice daralan şeritler bu günlerde trafiği iyice içinden çıkılmaz hale getirdi.

İşte tam bu noktada tam kalite anlayışına ihtiyacımız doğmakta. Zaten daralan şeritlerde tek bir arabanın bile kalması hele de bir kaza olması insanların ve ekonominin ömründen götürüyor. Teknik serviste çalışan bir tamirci çırağının birkaç civatayı sağlam sıkmaması, zincirleme olarak nelere yol açabilirse İstanbullu işte bunun alasını yaşıyor. Araba beklenmedik bir anda saçma sapan bir yerde arıza veriyor, arkasında kilometrelerce kuyruk. Kabaca 400.000 kişi en az 30 dakika kaybediyor. Bu 200.000 verimsiz saat eder. 8333 saate gelen bu rakam bir insanın neredeyse 23 yılına denk geliyor. Yaşlılık ve çocukluğu çıkın. Bir kişinin hayatı demek bu. Yani her gün bir kişinin hayatını söndürecek kadar zaman harcıyoruz.
Boşa giden enerji, yıpranan madde ve ruh da işin cabası. Gece televizyonu fazla kaçırmış bir uykusuzun bir anlık dalgınlığı, durmadan makas yapıp şerit değiştiren çakalın dikkatsizliği…ve benzeri bir dolu sebep. Bunu ancak tüm süreçlerde tam kaliteyi yakalarsak atlatabiliriz. Tek çözüm bu. Yani trafiğe çıkacak herkes saat 10 da yatmalı, tamirci çırakları 10 yıllık temel cıvata sıkma eğitiminden geçirilmeli, televizyonda saat 10 dan sonra yayın olmamalı MI? Ya da sistemin işleyişi insanların eğitimsizliğine ve umursamazlığına bırakılmamalı. En azından yollar daha geniş olmalı.

Etiketler: , ,

Saadiyat Projesi

Yıl 1791. Beni Yas ismindeki bedevi kabilesi Arap Körfezi civarında bit tatlı su kaynağı bulur. Kabile aşırı sıcağın kavurduğu bu bölgede her türlü zenginlikten çok daha değerli olan su kaynağını kaptırmamak için küçücük bir yerleşim bölgesi kurar. Nesiller boyu burada kalan Beni Yas kabilesinin yerleştiği topraklar üzerinde yüzyıllar sonra Abu Dhabi ülkesi kurulur.




Beni Yas kabilesinin çöldeki su kaynağını keşfettiği dönemde dünyanın öbür ucunda, Fransa’da çok farklı gelişmeler yaşanmaktaydı. Burjuva sınıfının önderliğinde Kraliyet ve Kilise yönetimine karşı mücadele giderek şiddetleniyordu. Bu direnç nihayet 1789’da İhtilal ile sonuçlandı. İhtilal esnasında kraliyet ailesi tarafından muhafaza edilen sanat eserlerine el kondu. İhtilalin dozu dumanın yatışmasının ardından bu sanat eserlerinin Louvre da halka açık bir müzede sergilenmesine karar verilir. Alınan bu kararın ardından sürekli büyüyen ve günümüze kadar ulaşan Louvre Müzesi projesi hayata geçer.



Kültürleri, tarihi, sanat anlayışları farklı bu iki ülkenin yolları bugün Saadiyat Projesi adı verilen dünyanın en büyük kültür merkezi olmaya aday bir proje nedeniyle kesişmiş durumda.



Birleşik Arap Emirlikleri Başkanı ve Abu Dhabi Hükümdarı Şeyh Halife Bin Zeyd Al Nahyan’ın iddialı planlarından biri olan bu proje kapsamında, 27 kilometre karelik bir alan üzerine 19 farklı kültür ve sanat yapısı inşa edilecek. 2018’de tamamlanması ve 30 milyara mal olması beklenen projede ayrıca eğlence tesisleri ve 29 adet otel bulunmakta. Bir ada olarak tasarlanan ve Arapça’da ‘‘mutluluk’’ anlamına gelen bu proje için dünyanın en büyük mimarları olarak gösterilen Frank O. Gehry, Jean Nouvel, Tadao Anda ve Zaha Hadid ile anlaşılmış.



Çöl harikası bu ülke ile Fransa’nın yolları ise tam bu noktada kesişiyor. Proje mimarlarından Frank O Gehry’in Newyork’ta yapmayı planladığı ancak 11 Eylül saldırıları nedeniyle askıya alınan Guggenheim Projesi’ni Abu Dhabi’de hem de çok daha fantastik bir şekilde inşa edilecek. 30 bin metre kare alan üzerine inşa edilecek müze uzaktan bakıldığında devasa silindir, dikdörtgen ve prizmaların iç içe geçmiş halini temsil edecek. Ayrıca Fransız mimar Jean Nouvel ise ‘‘Louvre Abu Dhabi’’ adı verilen çarpıcı bir müze tasarımına imza atacak. İşte bu noktada bu mimari harikası müzelerin içinde sergilenecek sanat eserleri önem arz etmekte. Abu Dhabi yönetimi bu sorunu, 1 Milyar Dolar karşılığında Paris Louvre’da bulunan yüzlerce sanat eserini 20 yıllığına kiralayarak aşmayı planlıyor.



Haberin dünya basınına yansımasının ardından Fransızlar ayağa kalktı. Kültürel miraslarına bağımlılıkları ile tanınan Fransızlar, ülkenin 20 yıl boyunca büyük bir kültürel hazineden mahrum kalacaklarını ileri sürerek bu girişime karşı çıkıyorlar. Abu Dhabi yönetimi ise rakamın gerekirse arttırılabileceğini ve bir şekilde bu tepkilerin üstesinden gelineceğini düşünüyor.



Projeden beklenen ise şöyle özetleniyor: ‘‘ Yapmak istediğimiz müze öylesine etkileyici olmalı ki dünyada sanat ile ilgilenen herkes yılda en az bir kez gelip ziyaret istemeli.’’



Kültürel anlayış açısından dünya tarafından daima ‘fakir’ olarak görülen bir coğrafya’da böyle bir projeye imza atılması ve hiçbir kompleks gösterilmeden farklı bir kültürün sanat eserlerini ‘parası neyse veririz’ anlayışla dünyaya kendi bölgesinden sergileme çabaları oldukça ilgi çekici.

(Kaynak: Sabah Gazetesi 22 Şubat 2007 Emlak&Mortgage Eki Sf : 4 )

Etiketler: , , ,

Otoyol 60 (Interstate 60)


İnsan zihninin ne kadar karmaşık, mükemmel, sonsuz olduğuna inancım tazelendi. Bir film seyrettim hayatım değişti derler ya yalan, abartı sanırdım. Az bile söylemişler. Hayatımdaki 'en'lerden biri yer değiştirdi bu hafta sonu. En Sevdiğim Film.

Bu pazar Cine5'te yayınlandı Interstate 60(Otoyol 60). Tek kelimeyle müthiş bir film. Uzun süredir ismini duyuyordum ama kısmet bu güneymiş meğer. Konusu kısaca şöyle: '' Neal, herkesin hayatta ne yapmak isteyeceğini öğrenmeye çalıştığı bir çağ olan 23 yaşına girmektedir. Doğum günü partisinde yaşamı hakkında bir cevap almayı diler. Babasının kendisine hediye olarak aldığı arabayı görmek için dışarı çıktığı anda başına bir su kovası düşer ve bilinçsiz bir şekilde yere yığılır. Hastanede uyandığında Neal, hayatı ile ilgili soruların cevaplarını keşfetmeye götürecek olan yolculuğuna başlar. ''

İşte film bu noktadan sonra başlıyor. Bu öyle bir yolculuk ki filmin kahramanının bütün ezberlerini alt üst ediyor. Neal'e aslında olmayan bir yoldan ( 60 numaralı otoyol ) geçerek(aslında tüm olay da bu geçiş sürecidir) normal hayat eşiğinde farkında olmadığı gerçeklere ulaşacağı bir görev verilir. Yolculuğu sırasında karşılaştığı kişiler ise aslında farkında olmadığı bütünü tamamlayan kahramanlardır.

Öyle bir ilerliyor ki film, bir sonraki karede ne olacağı ve esas oğlanın neyle karşılaşacağı aklınızın ucunun kenarından geçemiyor. Film o kadar dolu ki içinde geçen felsefe ve kuramlar başdöndürücü. Paralel evren, kuantum teorisinin temeli neden-sonuç ilişkisizliği, uygarlığın dünyaya yayılma biçimi, modern toplumun gönüllü kölelerine sunduğu yaşam vs. vs.

Filmin yapımcıları dönemin en çok seyredilen kült film '' Geleceğe Dönüş''ün yapımcıları. O filmin çılgın doktoru burada bir bilge olarak karşımızda. Diğer oyuncular ise şöyle: James Mardsen, Gary Oldman, Amy Smart.

Kurt Russell, Chris Cooper, Michael J. Fox gibi yıldızlar da senaryoyu çok beğendikleri için küçücük rolleriyle bu başyapıtta yerlerini almışlar.

Müthiş bir film bence. Eminim ki her seyredeni derinden etkileyecek bir film. Mutlaka görülmesi gerekir.

P.S: Filmi seyredenler veya seyredecek olanlar, tesadüf sanılan olayların nasıl bir bütünün farkına varılamayan parçaları olduğunu görecekler. Bu filmle ilgili başıma gelen ilginç olay ise Cuma günü Arif ile film hakkında konuşmamız ve internetten araştırmamızın hatta hiçbir yerde bulamadığımızdan yakınmamızın ardından filmin pazar günü şifresiz bir kanalda yayınlanması oldu. İşte gerçek bu.

Etiketler: , , ,

En Romantik 20 Film

MSN 14 Şubat Sevgililer Günü nsebebiyle Romantik Film listesi yapmış ve ilk 20'yi belirlemiş. Çoğunu seyretmemiş olsam da genel olarak listeyi beğendim. Kısa zamanda eksikleri tamamlamayı umuyorum. Filmin kısa yorumlarını ve oyuncularını içeren bilgileri, MSN'den buraya alıyorum. Lazım olur:) Bu arada favorim 16 numarada yer alan 'Bugün Aslında Dündü'. İnsanın izlemezse hayatında farkında olmadığı bir eksiklik yaratacak şahane bir film.
1-'Ay Çarpması' (Moonstruck): Cher ile Nicholas Cage'in rol aldığı, Norman Jewison'ın yönettiği 1987 yapımı film, Loretta Castorini'nin Johnny Cammareri (Danny Aiello) ile nişanlanmasını, ancak onun ruh hali sürekli değişen, çılgın kardeşi Ronny (Nicolas Cage) ile tanışınca hayatının aşkını bulmasını konu alıyordu.
2-'İlk Aşk, İlk Dans': Frances 'Baby' Houseman'ın (Jennifer Grey) ailesiyle geldiği sıkıcı tatilinin dans hocası Johnny Castle (Patrick Swayze) ile tanışınca değişmesini ve ilk aşkını yaşamasını konu alan film, izleyiciyle buluştuğu dönemde fırtına gibi esmişti.
3-'Hayalet' (Ghost): Molly (Demi Moore) ve Sam (Patrick Swayze), genç ve aşıktı. Ama aşkları bir gece sokakta önlerini kesen bir adamın tabancasından çıkan kurşunlarla sekteye uğradı, ama bitmedi. Sam, cinayeti aydınlatmak ve sevdiğini korumak için geri döndü... 1990 yapımı bu romantik film, aşkın gücünün ölüme bile yenilemeyeceğini gösterdi.
4-'Özel Bir Kadın' (Pretty Woman): Gişe rekortmeni 1990 yapımı film, Julia Roberts'ı üne kavuşturdu. Milyoner Edward Lewis (Richard Gere) ile hayat kadını Vivian Ward'un aşkını anlatan modern 'külkedisi' filmi, aşkın statü farkı tanımadığının altını çizdi.
5-'Gregory's Girl': Konusu İskoçya'da geçen filmde, genç Gregory (John Gordon Sinclair) ile okulun futbol takımına katılan Dorothy (Dee Hepburn) arasında yeşeren aşkı anlatıyordu.
6-'Sevginin Bağladıkları' (Sleepless in Seattle): Film, romantik komedilerin ünlü ikilisi Tom Hanks ile Meg Ryan'ı biraraya getirdi. Film, annesi öldükten sonra yıllarca yalnız kalan babası için eş arayan minik Jonah'ın radyoda bunu ilan etmesinin ardından bu anonstan etkilenen Annie'nin (Meg Ryan) kaderi olduğuna inandığı bu adamla buluşmaya karar vermesinin hikayesi.
7-'Harry Sally ile Tanışınca' (When Harry Met Sally): Meg Ryan'ın rol aldığı bu romantik komedide de oyuncuya Billy Crystal eşlik etti. Film, yıllar boyunca sık sık değişik ortamlarda karşılaşan ve dost olan Harry ile Sally'nin sonunda birbirleri için 'ruh eşi' olduklarını anlamalarının hikayesi.
8-'Dört Nikah, Bir Cenaze' (Four Weddings and a Funeral): İngiliz aktör Hugh Grant'in parladığı bu film, Charles (Hugh Grant) ve Amerikalı güzel Carrie'nin (Andie MacDowell) uzun vadeye yayılan dört nikah ile bir cenazede karşılaşmalarını ve aşık olmalarını anlatırken, aşk-evlilik ilişkisini sorgulayan ilgi çekici bir yapımdı.
9-'Roma Tatili' (Roman Holiday): 1953 yapımı film, Prenses Ann (Audrey Hepburn) ile tatil için gittiği Roma'da aşık olduğu ABD'li gazeteci Joe Bradlye'nin (Gregory Peck) aşkını anlatıyordu.
10-'Tiffany'de Kahvaltı' (Breakfast at Tiffany's): Truman Capote'un hikayesinden beyazperdeye uyarlanan filmde, Audrey Hepburn ile George Peppard kamera karşısına geçmişti.
11-'Rüzgar Gibi Geçti' (Gone with the Wind): Clark Gable ve Vivien Leigh'in rol aldığı 1939 yapımı film, ABD'deki kuzey-güney savaşında geçen bir aşk öyküsünü konu alıyordu. Bu klasik romantik film, ihtiraslı Scarlett O'Hara (Leigh) ile ona delice aşık Rhett Butler'ın hikayesini anlatıyordu.
12-'Casablanca': İkinci Dünya Savaşı'nda geçen 1942 yapımı filmde Humphrey Bogart ile Ingrid Bergman kamera karşısına geçti. Savaştan kaçanların ikamet ettiği Kazablanka kentinde en popüler barı işleten Yapım, Rick Blaine ile eski aşkı Ilsa Lund'un yeniden karşılaşmasını o dönemin atmosferi içinde işledi.
13-'Brief Encounter': Filmde Celia Johnson ile Trevor Howard seyirciyle buluştu.
14-'Bridget Jones'un Günlüğü' (Bridget Jones's Diary): Helen Fielding'in çok satan kitabından beyazperdeye uyarlanan filmde, 30'lu yaşlardaki kiloları ve aşktan umutsuz Bridget Jones'un (Renee Zellweger) kendine taban tabana zıt avukat Mark Darcy (Colin Firth) ile zaman zaman kahkahaya boğan aşkını anlatıyordu.
15-'Manzaralı Oda' (A Room With A View): E.M. Forster'ın 1908 tarihli hikayesinin beyazperde adaptasyonunda Julian Sands ile Helena Bonham Carter aşk yaşamıştı.'
16-Yarın Aslında Dündü' (Groundhog Day): Film, aynı günü tekrar yaşamak zorunda kalan televizyon sunucusu Phil'in (Bill Murray) ile yapımcısı Rita'nın (Andie MacDowell) aşkını işliyordu.
17-'The Way We Were': Robert Redford ile Barbra Streisand'ın kamera karşısına geçtiği film, farklı konusuyla ilgi çekmişti.
18-'An Affair To Remember': Trajik bir kaza nedeniyle buluşamayan bir çiftin öyküsünü işleyen filmde Cary Grant ile Deborah Kerr rol almıştı.
19-'Sense And Sensibility': Jane Austen'ın romanından sinemaya uyarlanan filmde, Hugh Grant ile Kate Winslet seyirciyle buluştu.
20-'Subay ve Centilmen' (An Officer and a Gentleman): Richard Gere ile Debra Winger'ın rol aldığı film de listeye girdi.

Etiketler: , , ,

4. Sayfa

Gazete müptelaları bilir ki gazetelerin sayfa numaraları belli konulara ayrılmıştır. Örneğin 3. sayfa cinayet haberleri, 2. sayfa dedikodu haberleri, en arka sayfa ise son sayfa güzelinin sayfasıdır. 4. sayfaya da ben isim babası olmak isterim. Bundan sonra gazetelerin 4. sayfalarının unvanı olarak ‘aşağılık komplekslerimizin tatmini sayfası’nın kullanılmasını öneriyorum.

Bilmem hangi Uluslararası şirketin CEO’su der ki: ‘ Türkiye en büyük stratejik ortağımız.’ Avrupa ülkelerinden birinin tanınmış parlamenterlerinden biri buyurur: ‘ Türkiye Avrupa Birliği’nin ayrılmaz bir parçasıdır. Türkiye’siz AB düşünülemez.’ Dev otomotiv firmasının yetkilisi açıklar: ‘ Türkiye yeni üretim üssümüz.’

Dördüncü sayfa, bunlara benzer hikmeti sual olunmaz insanların verdikleri ara gazlarından oluşmakta. ‘Öteki’lerin temelsiz iltifatları acaba bizi neden bu kadar mutlu ediyor anlamakta zorlanıyorum. Niye kendi değerimizi, yabancıların bakış açılarındaki küçük iyi niyet kırıntıları ile tanımlıyoruz? Bana kalırsa bunun nedeni kendimizle ilgili yaşadığımız güven bunalımı. Daha küçültülmüş bir ölçekte, bireyler olarak bile kendimizi, hayatın içinde doğru yere oturtmakta zorlanırken, ferdi olduğumuz ülkeye, topluma şu yuvarlanmış(global) dünyada kendi düşüncemizle bir yer bulmak imkansızlaşıyor.


Bu imkansızlık da çoğumuzun tanımadığı, ama öteki olduğu için saygı duymak zorunda olduğu insanların övgü! dolu sözleriyle aşılmaya çalışılıyor. Her türlü olumsuzlukla boğuşmak zorunda olan insanların ağzına bir parmak bal çalınıyor.

Ben artık dördüncü sayfaları hiç okumadan geçiyorum. İkiyi ve üçü daha önce silmiştim zaten. Giderek gazete okuma zamanın azalıyor anlaşılan. Belki buradan kazanacağım zamanı daha faydalı uğraşlara yöneltirim. Ne biliyim belki sabahları yayınlanan kadın programlarını falan seyrederim. Ne de olsa kendi değerimizi bu tanımadığımız amcalardan daha iyi yansıtıyorlar!

Etiketler: ,

RENKLİDEFTER

Yeni bir platformda yazmaya başladım. RENKLİDEFTER Kişisel günlükten ziyade kültürel denemelerden oluşan bu sitede ilk yazımı tarihin en eski kitaplarından biri olan I Ching hakkında yazdım. Uzakdoğu felsefesinin en çok bilinen kuramlarından biri olan Yin Yang teoreminin temeli olan bu kitabın öyküsü ilginç. Umarım amaçladığı farklılığı kısa zamanda yakalar renklidefter.

Etiketler: , ,

Evrensel Doğrular Gelip Bizi Tırmalar

Yüzyılların süzgecinden geçip günümüze kadar ulaşan, 'evrensel' doğrular gündelik hayatımızı, düşüncelerimizi alternatifsiz biçimde sıkıştırıyor. Bizi belli kalıplara hapsediyor, düşüncenin ince çatlaklarını saçma sapan bir harçla kapatıp, araya özgün fikir kırıntılarının girmesini engelliyor.
Geçen cuma Sabah'tan Mehmet Tez şu anda İngiltere'de Irkçılık suçlamasıyla karşı karşıya kalan Emre BELEZOĞLU üzerinden nefis bir yazı yazdı. Müthiş bir yazı...İşte alıntılar:
'' Emre Belözoğlu ırkçı mı, değil mi? Küfür etti mi, etmedi mi? Bunu kesin olarak kimse bilmiyor. Kesin olan şu: Siyaseten doğruluk faşizmi, toplumları giderek daha fazla tehdit ediyorAyrımcılığın ve sabit fikirliliğin her türü toplum için tehlikedir. Hemfikirsek devam edelim. Dünya yüzyıllar boyu yaptıklarının bedelini şimdi koyduğu kesin ahlaki ve hukuki kurallarla yeni kuşaklara, yani bize ödetmeye çalışıyor. Bizi bu defa da pozitif ayrımcılığa sürükleyerek... "Kızılderilileri öldürdük. Şimdi onları koruyalım, korumazsanız kafanızı kırarız." Ya da "Zencileri sattık, ezdik, öldürdük, çalıştırdık, yüzyıllarca hayvan gibi davrandık. Şimdi onlara Afrikalı-Amerikalı diyeceksiniz. Demezseniz hapse girebilirsiniz."
Kardeşim yapmasaydınız o zaman bizim kabahatimiz ne 2007'de, diyebilirsiniz. Ama hesap soramıyoruz ki? Bugün siyahi bir Amerikalı, beyaz patronu tarafından işten çıkarıldığında konuyu ırkçılık bağlamında ele alabiliyor. Ama işini gerçekten kötü yapıp yapmadığı ihtimali pek az akla geliyor. Yüzyılların intikamı alınıyor çünkü: "Haksız bile olsam, tarihsel nedenlerden haklıyım." Hitler üzerine çekilen yüzlerce aşağılayıcı film var. Deli, sapık, katil olduğunu öğrendik. Bu defa Hitler'i tam bir salak ve zavallı gibi gösteren yenisi çıktı. "Hayır, Hitler öyle değildi,'' deseniz, kafadan antisemit ya da ırkçısınız. Sevdiğim dizilerden Curb Your Enthusiasm'ın bir bölümünde kendisi de Yahudi olan Larry David, ıslıkla Wagner çaldığı için başka bir Yahudi tarafından neredeyse tartaklanıyordu. Hitler'in en sevdiği parçalardan biriymiş bu, bir Yahudi bunu nasıl çalarmış? Yani bu tür ayrımcılık bir Yahudi'ye, başka bir Yahudi'nin, sırf ıslıkla Wagner çaldığı için Hitler sempatizanı olduğu duygusunu yaratabilir.''
''...Evet, kadınlar hak ve özgürlüklerde de medeni hayatta da eşit olmalı erkeklerle. Ama yine de Meclis'te erkek sayısı az, kadın milletvekili sayısı artsın demek ne kadar doğru? Sırf kadın diye kötü bir bakanı cumhurbaşkanı diye öneren lider var. Yani tek özelliği pembe nüfus kâğıdı olanlar Meclis'te çoğunluğa geçtiğinde ülkemiz daha mı yaşanılır bir yer olacak? Ayrıca maganda erkek kadar maganda kadın da bol ülkemizde... Artık sadede geleyim. Benim anlattığım durumu siz gay, Kürt, laik, İslamcı istediğiniz kimliğe uyarlayın. Böyle yaptığımızda hiçbirimizin ne düşündüğünün, ne demek istediğimizin önemi kalmıyor. Her lafınızı açıklamak zorunda kalmanız da cabası. Daha önemlisi gerçeklerin önemi kalmıyor. Ben hortumlayayım, sonra laik olduğumu söyleyip mağdur rolü oynayayım. Ya da okulda berbat notlar alayım ama türbanlı olduğum için ayrıcalık isteyeyim. Çalıp çırpayım ama Kürt olduğum için mağdur oldum diyeyim. Emre Belözoğlu, siyahi bir futbolcuya küfür ettiği için şimdi kariyeri bitebilir. Yani ırkçılık karşıtlığı, toplum için ırkçılık kadar büyük bir tehlikeye dönüşebilir. İnsanlar hak etmedikleri derecede tecrit, mağdur ve kurban olabilir.

Etiketler: , , , ,