Nefret Ediyorum Ama Neden


Nefret üzerine bir yazı, 06.12.1995 tarihli Milliyet gazetesinden alıntı:

‘‘ İngiliz yazar Olive Moore diyor ki: ‘Nefret konusunda d,katli olun. Saygıyla yaklaşın nefrete. Öyle soylu bir duygudur ki küçük kişisel düşmanlıklarla harcanmamalı. Dilediğiniz gibi çılgınca sevin isterseniz. Ama uzun ve derin düşündükten sonra nefret edin…Nefret, sevgiden yüz kez fazla enerji gerektiren bir coşkudur. Onu bir kişiye değil, bir davaya karşı yöneltin. Hoşgörüsüzlüğe, adaletsizliğe, ahmaklığa karşı yönlendirin. Nefret, hassa insanların gücüdür. Gücü ve büyüklüğü, kişisel çıkarlar gözetmeksizin kullanılmasına bağlıdır.’

Büyük gerçek payı var bu sözlerde. Dünyada nefretler, küçük hesaplarla, kişisel çekişmelerle, gündelik öfkelerle harcanıyor, heba olup gidiyor. Birçoğumuz, eti ateş pahasına satan kasaptan nefret ediyoruz da, tüm fiyatları yüksek tutan, halkın geçim derdini görmezlikten gelen, kendi egemenliğini sürdürmekten başka bir şey düşünmeyen siyasal ve ekonomik düzeni sineye çekiyoruz.

Çoğumuz küçük nefretlerle kendimizi aldatıyoruz. Kişisel çıkarlarımıza göre, ufak tefek tedirginlikler, basit öfkeler içindeyiz. Ve böyle bodur ağaçların karşısında ormanı göremez oluyoruz….’’

Bu yazıdan alıntı yapma fikrini, geçen gün otobüste arkamda oturan 6. veya 7. sınıf öğrencisi iki kızın konuşmasından çıkardım. Kızlardan biri 15 dakika içinde, üşenmedim saydım, tam 6 şeyden nefret ettiğini söyledi arkadaşına. Kankası da ‘evet aynen bendaaa’ diye onayladı hepsini. İşte hanımefendinin nefret ettiği şeylerden yalnızca bir kaçı: Büyük çerçeveli gözlük, kırmızı tişört, mahalleden Mert, adidas deodorant, klimasız belediye otobüsleri., vs,vs,vs

Burcumu Değiştirmek İstiyorum

Balığı sevmememi neye bağlayayım diye kara kara düşünmüşümdür her zaman. Psikoanaliz yaptırıp çocukluğuma inince şöyle saçma sapan bir anı bulsam, rahatlayacağım ama nafile.
Düşün taşın buldum en sonunda. BURCUM

Evet, Balık benim burcum. Yıllardır insanlar arasında ikilemde bıraktığı için beni bir varlık olarak da hoşlanmıyorum kendisinden. İster eski dostlarla oturulan koyu muhabbetlerde, isterse de yeni tanışmış insanların ortak nokta bulma arayışı içinde geçen kısır sohbetlerde, konusu mutlaka dönüp dolaşıp açılan burç meselesi benim en sevmediğim muhabbetlerden biridir.

Çok ilgilenmesem de insanlarla astroloji konusundaki asgari müşterekim kendi burcumun özellikleri yalap şap bilmemden öteye geçmez. Malum, bizim Balık burcu, duygulu, insan ilişkilerine önem veren, düşünceli, kararsız, aklı 5 karış havada vs. gibi bir dolu karizmatik olmayan ne özellik varsa hepsini kendisinde toplamıştır.

İnsanın burcunda şöyle hırslı, uyumsuz, başarı tutkunu, bencil gibi özellikler olacak ki sorulduğunda kükresin. Benim cevabımı duyan insanların önceden iki tür tepkisi olurdu. Kız kısmı ‘ Ay ne şeker! Keşke ben de balık burcu olsaydım.’ Ya da ‘ Seninle çıkan kişi ne kadar şanslı. Benim de bir balık sevgilim olmasını çok isterdim.’ gibi tepkiler verirken erkekler ‘ O ne lan öyle salya sümük burç mu olur.’ ‘ Sen şimdi ağlarsın da’ gibi adam yerine koymayan
tepkiler verirdi.

Artık kızlar bile değişti. Yukarıda bahsettiğim kız tepkileri yok. Onlar bile balıktan daha hayvani burçların çekimi altında. Ormanlar kralı Aslan, kodu mu oturtan Akrep varken biz bu burçla bir yere varamayız.

Gel de şimdi balığı sev. Nasıl olsun!

Kırmızı

Eski bir film vardı, hatta bir ara Türk versiyonu da çekilmişti. ‘ Kırmızılı Kadın’ İş kolik, ailesine bağlı, monoton bir hayatı olan bir erkeğin kırmızılar içindeki bir kadın tarafından yoldan çıkarılmasını anlatan bir filmdi. Bu renkteki cazibenin sırrı nedir hiç anlayamamışımdır. Bu amca, hatun kırmızı giymese de raydan çıkar mıydı yoksa keramet renkte miydi bilinmez.

Renk körü olan boğaların gıcık olduğu kırmızı, insanlar için çok farklı amaçlar için kullanılır.
Bir şeyin anlamını pekiştirmek için kullanırız mesela. İnsanların gözüne gözüne sokmak istediğimiz şeyleri kırmızıyla yazarız veya altını kırmızı çizgiyle kalınlaştırırız

Belli bir konudaki sınırlar için kullanılır mesela. Türkiye’nin AB politikasındaki kırmızı çizgileri gibi. Ya da bizim Bakkal Hasan’ın müşteri ilişkilerindeki kırmızı bölgesi gibi. Sabah sabah bütün para verenlere girişmesi, ekmeği elleyip elleyip bırakanlara kapıyı göstermesi, tarihi geçmiş mal sattığında müşteriye son kullanma tarihini gösterip, üzerine bire yıl ekleyerek müşteriyi ikna edip bozuk ürün yedirmesi ile haklı bir ün elde etmiş kapkalın kırmızı çizgileri dillere destandır.

İç çamaşır konusundaki şöhretinden bahsetmeme gerek yok sanırım. Bir de sevgililer gününe damgasını vurması var ki akıllara zarar. Her yer kırmızı don, boxer dolar. Benim bu renge atfettiğim favori anlam ise tutkudur. Gerisi fasa fiso.

Memorymetrop

İşte tıp dünyasına yeni katkım...
Uzak geçmişi hatırlayıp, dün ne yediğini hatırlayamayanlar artık sizin hastalığınızın da bir adı var. Artık diğer insanlar hastalıklarından bahsederken, siz adı bile olmayan bir beladan muzdarip olmanın ezilmişliğini yaşamayacaksınız. MEMORYMETROP
Aslında bu kavramı , hani şu torunlarının ' sen bizi bile gömersin ' dedikleri sağlıklı ama işine geleni hatırlayan büyükanne ve dedeler için kullanmak daha yerinde. Ancak bunu sadece yaşlı hastalığı sanmayın. Yaşı ne olursa olsun tüm şaşkın kişiliklerde görülür.
Bu konu, aklıma geçen gün adını hala hatırlayamadığım bir arkadaşla karşılaşmamdan sonra geldi. Bütün konuşma boyunca bana adımla hitap ettiği halde, ben sadece 1 yıl önceden tanışmış olmamıza rağmen ismini hatırlayamadığımdan her türlü kaçamak hitap şekliyle seslendim ona. ' Abi, baba, eleman...' Allah ne verdiyse yani.
Gençken böyleyse, yaşlanınca nasıl olurum kim bilir ? Korkmaya başladım valla...Şimdilik bunu ahmaklığıma veriyorum ama sonrası karanlık. Ben en iyisi bir kaç lego diziyim, bulmaca çözeyim de zekayı sıcak tutalım. Ne olur ne olmaz.

Davetsiz Misafir

Hayvan sevgim, bana dokunmayan hayvan bin yaşasınla sınırlıdır. Gerçekten de sivrisinek, böcek gibi bana dokunmaya yeltenenlerin yaşamları sınırlı oluyor. Bunlar dışındakilerle de görüşmeyelim mümkünse. Bu vahşi bakış açımın yanında, benden zarar gelmemesi onlara yaptığım en büyük kıyaktır. Hatta arada bir beslediğim sokak hayvanları bile olur…

Hemen hayvan sevmeyen insanı da sevemez genellemesine girmeyin. Sadece dokunamam onlara ama bunun mantıklı bir açıklaması var elbette. Şehirde yaşayan insanlar olarak çocukluğumuzdan beri gördüğümüz hayvanları düşünün. Neredeyse tamamı zarar verici hayvanlar. Sinek, böcek, fare, kertenkele… Kedi ve köpeğin bile feleğin sillesinden geçmemiş, şeker modellerini bulmak zordur şehirde. Hele bir de bunların uyuzlarından bit, böcek kapmışlığınız da varsa nasıl haşır neşir olabilirsiniz ki.

Televizyonda gördüğümüz Panda, Kuala gibi şirin hayvanlar mı gördük normal hayattaki yumuş yumuş olalım onlarla. Varsa yoksa börtü böcek.

Geçen gün iş arkadaşlarımdan birinin evine giren kedi büyüklüğündeki zararlı bir yaratık iş yerinde günün konusu oldu. Ne kadar çok insanın hayatını bir dönem zehir ettiğini öğrenince şaşırdım doğrusu. Konuyla ilgili bilgisi olamayan yok gibi bir şey. Sunulan çarelerin haddi hesabı yok. Zehir, yapıştırıcı, göğüs göğse çarpışma, toplu linç girişimi, tekme tokat girişme…

Kendi ile özdeşleştirmeler ise Allah’a emanet. ‘‘ Ben olsam bir daha o eve giremezdim.’’ , ‘‘ Benim kuzenin kulağını yediler! ’’ , ‘‘ Bizim evde de çıktı geçen sene nah bu kadar. ’’
Akşam eve gidip, davetsiz misafiri tahliye edecek birine bu öğütler verilir mi hiç? Ama sorunları paylaşarak büyütme konusundaki ünü meşhur milletim, kendi yaşadığı tecrübeleri anlatmadan durabilir mi hiç.

Şimdi bu arkadaşın gerçek bir hayvan sever olması veya öyleyse de bunu sürdürmesi mümkün mü?



Soyut Canavarlar

Hata yaptığımızda kendimizi olaydan tereyağdan kıl çeker gibi sıyıracak bir sürü yöntem var. Karşı tarafa çamur atıp izinin kalmasını keyifle seyretmek, yalan söylemek, konuyla alakası yokmuş gibi davranmak gibileri en bilinen kestirme yollar. Ama toplum hayatımız ile alakalı olan en tehlikeli kaçış yolu, gerçek olayların sorumluluğunu soyut kavramlara yüklemektir.

İşte birkaç örnek.

Trafikte bir yılda verdiğimiz can sayısı, küçük ülke nüfusları kadar neredeyse. Sorumlu: TRAFİK CANAVARI

TV Haberi: Trafik canavarı dün akşam yine iş başındaydı…

Güneydoğu’da ölenlerin sayısı 30.000’i geçti.

Yorum: TERÖR’e 30000 can verdik.

TV Haberi: Terör 5 can daha aldı. Mayına çarpan araçta bulunan….

Yıllarca yüksek enflasyon yüzünden reel geliri azalan, sefil bir hayat süren çalışkan kesim için bulduğumuz çözüm süper…

Sorumlu: ENFLASYON CANAVARI

TV Haberi: Enflasyon Canavarı durdurak bilmiyor. Geçen enflasyon ÜFE’de %30 olurken….

Yıllardır bu haberleri görüyoruz televizyonlarda, gazetelerde… Olayı bu yönden almak, aslında bize çok önemli şeyler kaybettiriyor. Bu kötü olaylara karşı olması gereken öfkemizi törpülüyor. Düşman soyut olunca ona karşı alınacak tedbirler de yumuşuyor. Bu felaketlere kızıyoruz ama bilincimizin bir köşesinde de mantığımızla uyuşuyor. Sorumluyu net olarak göremiyoruz.

Kaza yapan otobüsün şoförünün direksiyonda uyuyacak kadar uykusuz olması, yıllarca terör bölgesine iş, aş götürülmemesi ve insanların her türlü bölücü amaç taşıyanlara terk edilmesi , yapısal çözümleri bir kenara bırakıp günü bile kurtaramayan ekonomik tedbirlerle idare edilmesi, başımıza musallat olan bu belalara bağlanmış durumda. Unutmayalım ki biz bu canavarlarının şekilsiz resimlerini yapıp otoyollara koyan, gazetelere basan nesillerin evlatlarıyız. Alışkanlıklarımızdan kurtulmak zaman alacaktır.

Ancak, insanların ölmemesinin, hayatlarını insana yakışır biçimde yaşamasının çözümü, sanal canavarları değil, bu tehlikelere çözüm bulması gerekip bulamayanları muhatap almaya başlamakla bulunacaktır.

En Büyük Asker Bizim Asker

Neye uğradığıma şaşırarak fırladım yatağımdan. Kimim, neredeyim gibi bilindik afallamalardan sonra refleks olarak telefona uzandı elim. Hayır telefon sesi değil gelen ses. Başka bir şey bu. Yavaş yavaş bilincim açılmaya başlarken saate ilişti gözüm. Gece yarısına 10 dakika var.

Yaklaşık bir dakikalık dumur durumundan sonra, gelen şiddetli gürültünün davul ve zurna sesi olduğunu ayırt edebildim. Gecenin bu saatinde, düğünden sonra yeni evlerine gelen taze çiftleri gerdeğe uğurlamanın bizim mahalledeki versiyonu zannettim durumu önce. Sonra o olmadığını davulcunun arkasındaki araba konvoyundan anladım. 10-15 araçlık bir eskortla da damadın sırtına vurulma töreni yapılmaz ki canım.

En sonunda tezahüratı duyunca çaktım köfteyi. ‘‘ En Büyük Asker Bizim Asker ’’ Mahalleli de ayaklanmış, camları doldurmuş hep bir ağızdan bağırıyorlar. Buradan otobüsüne götürülecek olan, kel kıvamındaki saçlarıyla müstakbel Mehmetçik, halkı selamlamakta. Yüzündeki ifadeyi nasıl anlatsam bilemiyorum.

Sünnetinden beri bu kadar kalabalığın içine ilk kez çıkıyor olmanın tedirginliği, ilginin kendisinde toplanmış olmasının verdiği zevk, sevdiklerini bırakıp bilinmeze gidecek olmanın burukluğu, askerliğini yapacağı yer olan Güneydoğu hakkında arkadaşlarından duyduğu dehşet dolu hikayelerin korkusu ve daha bir sürü his yüz ifadesinde birleşmişti sanki.

Gürültülü bu gece ile ilgili en güzel yorum, davulcuya okkalı bir küfür salladıktan sonra alt komşumuz Akif Amca’dan geldi: ‘‘ İnşallah, gelişi de gidişi gibi ses getirir eşşoğlunun. ’’
Akif Amca çok sevdiği torununu geçen sene vermişti teröre. Biz bu senenin ortasında taşındığımız için bilmiyorum ama büyük ihtimalle onu da bu şekilde uğurlamışlardı. Akif Amca kalabalığa derin bir bakış fırlatıp, camını sıkı sıkı kapatıp evine çekildi.

İnsanları başına çok büyük bir felaket gelme ihtimali yüksek olan bir olaya, bu şekilde uğurlamak, kaynağı ne olursa olsun aslında biraz garip bir hareket. Kendilerini çocuklarını her türlü tehlikeden korumaya adamış aileler bu gösterişli törende en önde yer alıyor. Sonuçta insanlar ölmeye devam ediyor, biz de onları davul zurna ile ölüme göndermeye…

Vergi Blogları

Blogda yazmaya başlamadan önce bu kadar keyif alacağımı hiç tahmin etmemiştim. Her gün iki-üç paragraf da olsa yazmak, kaç kişinin okuduğuna bakmak, bloga az kişi girince sıkılmak ,gündelik uğraşlar oldu benim için.
Geçen gün bloglarda gezerken pazarlamacıların nasıl blog olayını kullandıklarını görmüş, biz neden böyle bir şeyi aklımıza getiremedik diye hayıflanmıştım. Dün itibariyle mesleki olarak da bu platformdan yararlanmaya karar verdik.
Bu blogun yan kısmında göreceğiniz üzere, vergi blogları olarak bir bölüm açtık. Bunlardan ''Vergi Mevzuatı'' ana blog, diğerleri de en sıklıkla bilgi ihtiyacı duyulan vergi kanunlarının blogları olarak düşünüldü.
Bu girişimden amaç, vergi konusundaki güncel gelişmelerden, bu bilgileri kullananları haberdar edebilmek ve mesleğimizle ilgili blog ortamında bir platform oluşturmaktır. Bloglar, bir nevi kanun bazında haber gazetesi gibi düşünülerek oluşturulmuştur. Elbetteki bu bilgilere gerek kamu gerekse özel şirket internet sitelerinden de ulaşılabilir. Ancak, temel amaç blogger'lardan konuyla ilgili bilgiye ihtiyacı olanların, keyifli vakit geçirirken dahi ihtiyacı oldukları bilgiye kolayca ulaşmalarını sağlamaktır.
Vergi blogları haftaya pazartesi gününden itibaren düzenli olarak yayın hayatlarına başlayacaklardır. Şimdiden herkesin ilgisine teşekkürler...

Şanslı Hastalar

Yaratıcılığın insanların, normalden farklı olmalarına bağlamışımdır. Bu konuyla ilgili geçenlerde ünlü yazar ve gazeteci Haldun Taner’in 10 Nisan 1977’de yazdığı bir gazete yazısı geçti elime. O kadar çok beğendim ki biraz uzun olmasına rağmen buradan herkesle paylaşmak istiyorum:

‘‘… şöyle bir düşündüm de, edebiyat, sanat ve düşün tarihinin hastalıklara neler borçlu olduğunu bir kere daha anladım. Belleğimde taradığım yazarların yakınına yarısı hastalıklı idiler. Dostoievski’yi alalım örneğin. Onu, bütün öbür yazarlara kıyasla, bunca derin boyutlu yapan ne kültürü ne de bilgisi idi. Dehasını, geçirdiği sara nöbetlerinin şokuna borçlu bulunuyordu. O büyük sarsıntıdan sonraki huzura ulaşınca sıradan ölümlülerin erişemediği bir aşırı duygululuk, olağanüstü bie seziş ve özdeşleşme yetkisine varmış oluyordu.

Sara yanında veremin incelttiği, oldurduğu duyarlılıklar da vardı. Edebiyat ve düşün tarihinin ünlü veremlileri arasında aklıma hemen geliverenler filozof Spinoza, komedi ustası Moliere, hikaye ve oyun yazarı Çehov, romancı Kafka oluyor.

Frengi bir başka kırbaç olmuş başka yazarlara. Akla başta Nietzsche geliyor. Beyni aşırı işleten bu öldürücü doping ilkin onları şaheserlere vardırmış, ama sonunda öcünü fena alıp vurmuş. Verdiği dehayı kıskanıp geri almış. Örneğin Nietzsche’yi yıllar yılı bitkisel hayata mahkum etmiş, o parlak dehayı donuk bakışlı bir zavallı yapıp bırakmış.

Dostlarına kırkını bulmadan öleceğini söyleyen ve otuz dokuz yaşında iddiasını kazanan, kısa geçeceğine inandığı uykuları kaldırıp elinden geldiğince uzatmaya çalışan kalp hastası Boris Vian, bilinçaltındaki bu telaş olmasa o kendine özgü ısırıcı taşlamaları bu kadar kısa süreye sığdırabilir miydi? …’’

Büyük usta konuyu dönemin hastalığı yüzünden işini aksatan devlet adamlarına gönderme yaparak şöyle bitirmiş:

‘‘ Demek ki, hastalık devlet adamlarını olumsuz, büyük yetenek sahibi sanatçıları ise tam tersine olumlu etkiliyor. ‘ Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur’ lafını biz yine okulların, spor kulüplerinin duvarlarına yazaduralım, ama yaratıcı sanatçıları bu yargının kapsamı dışında tutmaya dikkat edelim. Bu slogan olsa olsa sıradan insalar ve dolayısıyla devlet adamları için geçerlidir.

Pazar Yetmez


Pazar günü bazı dinlerin kutsal günü olması yanında, çalışanlar için de hafta boyunca hayali kurulan bir şeydir. Mesela, çarşamba günü tatil olsaydı, hafta başı perşembe olacaktı. O zaman pazar günü önemini kaybedecekti köleler için.

Aslında 6 gün çalışıp tatili bir güne sığdırmanın insanlık dışı olduğuna inanmışımdır. Bence insanın ara vermeden en fazla 3, bilemediniz 4 gün çalışması en verimli olandır. Şöyle bir düşünün...Cuma veya cumartesi yapılan işler, hafta başına erteleme ihtimali göz önünde bulundurularak yapılır ve en fazla hata o günlerde yapılan işlerde çıkar.

Oysa perşembe günü de tatil olsa, insanlar pazara kadar olan günleri de tam konsantrasyonla çalışır, böylece herkesin çıkarı en çok olurdu. Olumsuz senaryo ise nasıl hafta sonu geliyor diye cuma öğleden sonra ve cumartesiyi sallıyorsak, şimdi de çarşambayı geçiştirirsek, çalışma zamanından çaldığımız süreler çalıştığımız süreleri geçer. Bu da işveren kesiminin işine gelmese gerek.


Sen Neymişsin Be Abi?

100 yıllık çözülemeyen bir matematik problemini çözmüş olsam acaba ertesi gün hayatımda nasıl bir değişiklik olurdu. Kendime olan özgüvenim tavan yapıp, popo seviyem yükseldiği için sağda solda olan olaylara müdahele eder, karizmayı bir günde geldiği yere gönderirdim, kesin. Peki amca ne yapmış? Kayıplara karışıp, verilen 1 milyon $ ödülü elinin tersiyle bir kenara itmiş. Pes ki pes. Ben çözeceğim problemi, bunu duymayan kalmayana kadar yaygara yapar, ortalığı ateşe verirdim. Üstüne hemen bir ÖSS, KPSS, LES, KPDS, TOEFL, ELTS kitabı yazar voleyi vururdum. Adam işi bilmiyor.

İşte Milliyet’in 17.08.2006 tarihli haberinden bir bölüm:

Rus bilim adamı Grigori Perelman, dünyanın çözülemeyen en büyük 7 probleminden biri olarak kabul edilen Poincaré varsayımını çözmüş. Çoğu bilim insanı sadece matematik alanında değil, düşünce tarihinde yeni bir sayfa açıldığında hemfikir. Uzmanların anlamakta güçlük çektiği dokümanların gelmiş geçmiş en büyük matematik problemlerinden birinin çözümünü içerdiğine artık kesin gözüyle bakılıyor. Yazdıklarıyla ilgili detayları açıkladığı ABD'deki konferanslarından sonra 2003'te ülkesine dönen Perelman o tarihten beri e-posta ve telefonlara yanıt vermiyor. Üç boyutlu uzayı sarmalayan iki boyutlu düzlemin, dördüncü boyut olan "zaman"la bağı üzerine devrim niteliğinde bir çalışma ortaya koyan Grigori Perelman'dan yaklaşık iki yıldır haber alınamıyor.

Elde edilen bilgiler ışığında bilgisayar teknolojilerinde olduğu kadar bilimin hemen her alanında büyük değişimler bekleniyor. Üç yıldır Perelman'ın makaleleri üzerinde çalışan Yale Üniversitesi'nden Bruce Kleiner, değil önümüzdeki 100 yılda, belki de hiçbir zaman çözüleceğine inanmadıkları bir problemin çözüldüğünü söylüyor.

ABD'li Clay Matematik Enstitüsü'nün problemin çözümünü bulan bilim adamına vermeyi vaad ettiği 1 milyon doları almak için çaba sarf etmeyen ve 1996'da Avrupa'nın en saygın matematik kurumunun verdiği Genç Matematikçi Ödülü'nü kabul etmeyen Perelman, esrarengiz kişiliğiyle de merak konusu. Grisha adıyla da anılan Grigori Perelman, 1966 St. Petersburg doğumlu. 1982'de henüz bir lise öğrencisiyken Madrid'deki Matematik Olimpiyatları'nda en yüksek skorla altın madalya aldı. Perelman, 90'lı yıllarda araştırma bursuyla ABD'deki üniversitelerde bulundu. O dönemki arkadaşları tarafından "Sanki bu dünyadan değil gibiydi" diye tanımlanan Grisha, uzun saç ve tırnaklarıyla Rasputin'e benzetilmiş.


Şimdi kamuoyuna soruyorum…Siz ne yapardınız? Ulaşılmaz mı kalırdınız yoksa Teke Tek, Ateş Hattı, Objektif gibi programlara çıkıp, medya şebeğimi olurdunuz? Benim tercihim belli: )

Hava Durumu

Daha önceki yazlarda mı bu kadar sıcaktı, yoksa bu yaz özellikle yeni aldığım kilolara mı inat bu kadar sıcak bilemiyorum ama, acayip derecede bunalmış durumundayım. Sıcak hava, yapış yapış ter, kırmızı surat,duman çıkan kafa bıkkınlık verdi artık.
Özellikle biz İstanbullular'da dört mevsimi doya doya yaşamaktan dolayı saçma bir gurur sürekli olagelmiştir. Neymiş efendim gün içinde bile yaz ve kışı yaşayabilirmişiz. İyi çok güzel ama bunun bize maliyetinden bahseden yok. Dört mevsim içinde kıyafet alamak, bu kıyafetler için alışverişe çıkmak, mevsim aralarında geçişlerde hasta olmak, havayı doğru tahmin edemeyip, millet kısa kollu giymişken kazakla dolaşmak gibi...Zaten giysi alışverişi konusunda doğuştan sıkkın biri olarak, her mevsime ayrı kıyafet uydurmak işkencelerin en Çini benim için.
Şahsen havanın sürekli aynı tonda seyrettiği, akşam haberlerinde hava durumu olmayan bir kentte yaşamak isterdim. Eğer imkanım olursa da diğer mevsimleri yaşamak için onların yaşandığı yerlere seyahat ederdim. Canım kar mı çekti, atlar giderdim Alp Dağları'na, yok deniz mi çağırdı beni soluğu Mercan Adaları'nda alırdım. Yağmurda yürümek mi istedim hadi Londra'ya, bahar güneşi altında piknik mi yapıcam bir koşu Akdeniz sahillerine...
Ahh İstanbul'dan bir kaçsam nerelere gidicem ben ama.....Öğlen güneşi yaramadı galiba bana...

Ses

Sıkıldığım zamanlarda, televizyonu açıp uydudan yayın yapan Azeri kanallarını seyretmek hobi oldu bende. Seslendirme konusunda efsane oldukları bir gerçek. Filmin en heyecanlı anı… Karizmatik baş karakter, kendinden saklanan masum kaçağı karanlık bir odada arıyor.
‘‘ Garanlıhta kimse var dıııır? Özümle maytap yapılamasına asla müsade olamaz. Tez zamanda başını gövdende ayıraram senin.’’

Asla dalga geçtiğim sanılmasın: ) Ama insan olayın ciddiyetinden de kopmuyor değil. Teknik olarak asıl sorunlu yanı, dublajın altından orijinal sesin de gelmesi. Bu filmden koparıyor insanı. Birkaç yabancı kanalda da yabancı film seslendirmelerinin aynı olduğunu görmüştü.
Bence bizim bu konudaki üstünlüğümüz tartışılmaz… Belki karakterlerin kendi seslerinden bile daha iyi seslendirmeler yapılıyor bizde.

Sürekli aynı kişilerin seslendirdikleri Hollywood yıldızlarını, adeta kendi dilleri yokmuş, aslında Türkçe konuşuyorlarmış ve o ses kendilerininmiş gibi, başka bir filmde başka birinin sesinden konuşurken görünce acayip yadırgarım. Filmi seyretmediğim bile olur.

Mesela Slyvester Stallone’un sesini, altın kemeri aldığı maçtan sonra ‘‘Adrienneeeeeee’’ diye bağıran sesten başka bir şey olarak düşünebilir misiniz? Bruce Wills’i seslendiren Alev Sezer’in ölümünden sonra seyretmiyorum artık onun filmlerini. Cosby Ailesine bayılırım. Cosby’nin sesine de. En son olarak ALF. Müşfik Kenter’siz düşünülebilir mi? ( Ne kadar keyifli bir diziydi. Bence büyüklere yönelik bir komediydi ve 20’li yaşlardan sonra seyredince çok daha fazla keyif aldığımı söylemeliyim.)

Umarım tanıdık seslerin sesleri, uzunca bir süre susmaz. Onları bu tonlardan seyretmek harika bir şey. Yoksa birer birer Bruce Wills olacaklar benim için…

Sevgilerde

Şimdi adını hatırlamadığım bir televizyon dizisinde, Mehmet Aslantuğ’un sesinden dinlemiştim bu şiiri. Söylenmesi gereken şeyleri dosdoğru söylemekte bile güçlük çeken biri olarak, dolaylı bir anlatım şekli olan şiirle aramızda daima seviye bir birliktelik olmuştur. Ama Behçet Necatigil’in bu dizelerini ayırırım diğerlerinden.


Sevgilerde

Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk, saygılı.
Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı.

Bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz.)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
Kalbinizi dolduran duygularKalbinizde kaldı.

Siz geniş zamanlar umuyordunuz,
Çirkindi dar zamanlarda bir sevgiyi söylemek.
Yılların telaşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi.

Gizli bahçenizdeAçan çiçekler vardı,
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz
Yahut vakit olmadı.


İçimde kalmadan paylaşmak istedim….

Bileği Bükülmez Olmanın Altın Kuralları








İnsanın hayatta en çok ezildiği anlardan biri, hararetli bir tartışma sırasında söyleyecek söz bulamadığı noktadır. Kızarma, bozarma, duman çıkarma en tipik tepkilerdir bu durumda. Daha fenası, siz tartışırken yanınızda birileri de sizi izliyorsa, yitip giden karizmanın devrilirken çıkardığı içi boş teneke sesleri…

Şimdi size birkaç topu taca atmak için, bir iki taktik anlatayım ki, kaybedilen bir savaşın ardından kendi askerlerini arayan başı kesik ceset gibi savaş meydanında bir oraya bir buraya koşturmaktan kurtulun.

Birinci kural, rakip size arka arkaya darbelerini sıraladığı anda, ona ispat edemeyeceği bir genelleme yaparak saldırmaktır. Mesela, uluslar arası gelişmeler ile ilgili tartışıyorsunuz, az önce uzak diyarlardan bir örnek vermek çabası içindeyken, adını verdiğiniz ülkenin başkentini yanlış söylediniz. Bunu havada kapan düşman, daha başkentleri bile bilmiyorsun bu konuda nasıl konuşabilirsin mealinde büyük taarruza girişti. Burada yapılacak en iyi savunma, onu dikkatini dağıtacak gerilla taktiğidir. Asla aksini ispat edemeyeceği bir bilmişlik yapmaktır. ‘‘ Zaten Dünyayı Yahudiler yönetiyor. Sen neyi tartışıyorsun?’’ Savaşı çoktan kazanmış havalarına giren komutan birden afallar. ‘‘Konuyla ne alakası var dese?’’ herkes tarafından kutsanmış! bu gerçeğe kayıtsız kalmanın kamuoyunda yaratacağı olumsuz havaya katlanmak zorunda kalacak. Mecburen birkaç söz söylemek çabasına girecek. Siz de iyice yüklenen düşmana karşı, bel altı yumruk atarak biraz zaman kazanmış olacaksınız. Bundan sonrası size kalmış.

İkinci kural, hasmı asla hatırlayamayacağı kadar eski tarihi olayların karanlığına itmektir.. Mesela, herkesin herkesten iyi bildiği futbol konusunda tartışıyorsunuz. Eleman tutuğu takımın eski maçlardaki başarısını dakika dakika önünüze sermekte. Sizin aklınıza ise hiçbir tarih veya başarı gelmiyor. Yanınızdakiler, nakavt kararı için hep bir ağızdan 9 dan geriye doğru saymaya başladılar. Sarılacağınız tek can simidi geçmişle ilgili parlak bir yalan uydurmaktır. 30-40 yıl öncesinden hiç oynanmamış bir maç ile ilgili kahramanlık dolu bir hikaye patlatmanız mutlaka işinize yarayacaktır. Ne biliyim mesela, sizin takım şerefsiz hakemin haksız kararlarıyla 9 kişi kalmış iken, son saniyede kalecinin röveşata ile gol atarak maçı kazanmanız gibi.

Bunları aklınızda tutun. Gerekli anlarda işe yaradığı! kaybettiğim tartışmaların sayısı ile doğru orantılıdır. Korkmadan uygulayın.

Ne soru ama?


‘‘En çok kimi seviyorsun? Anneni mi? Babanı mı?’’ Her şey bu soruyla başlar. O zamana kadar, hayatın, tüm insanların ona ilgi göstermesi için yaratılmış bir şey olduğu şımartılması ile büyümüş çocuğun, aklını allak bullak eden ilk açmaz budur. Bu zamana kadar, tanıdık tanımadık herkes çocuğa türlü türlü, akıl almaz sevgi gösterilerinde bulunduğu için çocuk, bir sevgi baygınlığı yaşamasının yanında, elinden geldiğince kimseyi ayırmadan kendine ilginç gelenlerden muhabbetini eksik etmez.

Ama çocuğu afallatan bu soru, çocuğa bir şeylerin yolunda gitmediği sinyalini verir. Abuk bir teyze veya amca tarafından zevzek zevzek sırıtarak beklenen cevap, çevredekilerin imdada yetişmesiyle ‘‘ İkisini de canım!!!’’ ile baştan savılır. Ama insanları severken aynı zamanda sıralamak da burada örenilmeye başlar. Çocuk, soru onu birkaç kez daha sorulduktan sonra, bir iç hesaplaşma içine girer ve ömür boyu içinde salkıyacağı bir cevaba ulaşır. Kendi kendine itiraf etmekten bile korktuğu bir sır gibi büyüyene kadar içinde saklar gerçeği. Düşüncelerini dışa vurmamayı da ilk kez bu sayede öğrenmiş olur.

Eğlence için sorulmuş basit bir soru, çocuğun psikolojik hayatını işte bu şekilde etkiler. Peki, siz ne zaman buldunuz bunun cevabını ve ne zaman itiraf ettiniz kendinize? Yoksa siz hala ikisini de aynı mı seviyorsunuz…

Bir Çatlak Aranıyor




Pazar günü ne yazsam ne yazsam diye kıvranırken, Pazar sabahının hırsızları olan magazin programlarını televizyonda görünce karasızlığım hemen kayboldu. Aslında bu tarz görüntüler sadece Pazar sabahlarını değil, hafta içi akşam haberlerini bile işgal etmiş durumda. Konuyla ilgili bu güne kadar Türk kültürüne onarılmaz zarar verdiğinden tutun, halk isteği için böyle programların yapıldığına kadar yapılmadık yorum kalmadı.

Yapılan bir yanlışı, üzerinden bir süre geçtikten değerlendirilirken olayın birkaç unsurunu değiştirirsek aynı yanlışın tekrar olup olmayacağını düşünmekten kendimizi alamayız. Özellikle sosyal konular söz konusu olduğunda ise garip bir kaderciliğimiz vardır. Neyi değiştirirsek değiştirelim, ne olursa olsun yine aynı sonuca ulaşılacağı gibi baştan teslimci bir bakış açımızın olduğu bir gerçek.

Pazar televizyon programlarını seyrederken bunları düşünmenin biraz garip olduğunu kabul ediyorum. Ama konuyla şöyle bir bağlantı kuracağım. Sosyal hayatımızdan birkaç kişi yok olsa hayatımız daha çekilir bir hal alır mı? Mesela bir deli ortaya çıksa, ‘‘ Eeeeh yeter sıkıldım artık’’ dese İbrahim Tatlıses, Hülya Avşar, Sibel Can, Bülent Ersoy, Gülben Ergen, Savaş Ay, Seda Sayan vs. gibilerini tek tek kaçırıp hiç kimsenin artık onları tanıyamayacağı kadar uzun bir süre bir yere kapatsa, daha izlenir bir televizyon hayatımız olur mu?

Benim olacağına olan inancım tam. Bu fikre hemen şöyle karşı çıkılabilir. Onlar olmasa yerlerine başkaları olur. Buna kesinlikle katılmıyorum! Bu insanların tabulaştırılma şekli, yeni dönemde ortaya çıkan benzerlerinden çok farklı. Her biri magazinciler için bir kült ve hiçbir zaman yerleri doldurulamaz. Ben bu tarz programların yapımcısı olsam, bunlar ölünce bırakırım mesleği.

Toplum değişiyor. Çok değil 15-20 yıl içinde insanlarla kendini bu tarz özdeşleştirme biçimi ortadan kalkacak. Mutlaka yerini daha başka bir şekil alacak ama seviye, bu kadar düşük olmayacak diye umut ediyorum.

Kim bilir belki bir deli çıkar, yukarda vaat ettiği şeyi yapar da 15-20 yıl beklememiş oluruz. Hepimizin içinde biraz çılgınlık yok mudur? Yok mu içindeki çatlağı ortaya çıkarıp, Pazar sabahı televizyon ekranlarımızı kurtaracak bir kahraman ?

Kırtasiye Çılgınlığı



Ne bilgisayar ne cep telefonu ne araba ne de herhangi bir şey… Varsa yoksa kalem, cetvel, silgi, delgeç, zımba… Hiçbir şey bunlar kadar alma isteği uyandırmaz bende. Modern tüketim toplumunun en bela tüketicisi olan benim bile, direncimin kırıldığı nokta, kırtasiye ürünleridir.

Kırtasiye malzemelerini benim kadar seven var mıdır acaba diye her zaman düşünmüşümdür. Her zaman da ne kadar çok insanın aynı şeyi düşündüğünü görünce de şaşırmışımdır. Hangi özelliği beni cezbediyor tam kestiremiyorum ama beni çeken bir albenileri olduğu kesin.

Galiba, yeni bir başlangıcı temsil ediyor benim için. Dikkat ettim en fazla, her gördüğümde affetmem ama, yeni bir şeyler yapmaya karar verdiğimde alıyorum. Eskimiş fikirleri, düşünceleri geride bırakmama yarıyor herhalde. Bunun ötesinde bir de şahane bir kokuları var. Defter yaprağı kokusu, kalem kokusu, kokulu silgiler…

Çoğu insan yaşlılığı ile ilgili plan yaparken, Güneye gidip, küçük bir pansiyon açarım gibi şehir hayatının anasını satan hayaller kurarken, Ofis malzemeleri satan büyük bir yer açmak da benim acil eylem planım. Sanırım ben de takıntı olmuş bu. Bunun psikolojide bir ismi olacak ama çıkaramadım şimdi. Evet, galiba ben hastayım. Yok yok kesin hastayım….

Sinemanın İstiklal Caddesi Çıkmazı




İstanbul’un en iyi görüntülerini sunmada Eski Türk filmleri gibisi yoktur. Özellikle boğazın silueti, neredeyse bütün romantik sahnelere fon olmuştur. Bu dönemin filmleri aynı zamanda doğu ve güneydoğu Anadolu’yu da mekan olarak çok iyi kullanmış. İnsanlara isteseler dahi gidemeyecekleri yerleri yakın etmişler.

Son birkaç yıldır çekilen Türk filmleri ise kendini dar bir mekana hapsetmiştir. ‘‘ İstiklal Caddesi’’ Nerdeyse tamamı ya burada çekilmiş ya da en azından birkaç sahnesi burada geçen, bir çok film seyrettik son yıllarda. Bir mekan nasıl oluyor da bütün filmlerin anlattığı hikayelere ev sahipliği yapabiliyor? Beyoğlu’nun Osmanlı zamanından beri İstanbul’un en önemli kültür merkezi olduğunun bilmeyen yok. Ancak, sinemacıları bu kadar kendine bağlaması normal mi ?

Filmde gözükmese bir eksiklik hissi yaratacak kadar otoriteyi nasıl sağlıyor? Bu soruya bulduğum cevap, sinemacıların dar görüşlülüğü olacak…Hatırı sayılır bir yüzölçümüne sayılır, dört mevsimi yaşayan, her türlü coğrafi oluşum konusunda değme ülkelerin eline su dökemeyeceği, kültürel çeşitlilik konusunda da bir eli yağda bir eli balda olan güzel memleketimin, sosyal hayatına damgasını vuracak tek bir yer olduğu düşünülemez elbette. Ben kişisel olarak Beyoğlu ve çevresini filmlerde görmekten çok sıkıldım artık.

Bunun ötesinde konusu, İstiklal ve çevresinde yaşayan, takılan! sayısı 20-30 bini geçmeyen normal dışı hayat yaşamayı efsaneleştirmiş hayat kadını, travesti, berduş, uyuşturucu satıcısı, bağımlısı, çingenesi vs. gibi insanların hayat hikayelerini de filmde görmekten sıkıldım. Hem mekan hem konu olarak kendimizi İstiklal Caddesi’nin baskısından kurtarmalıyız. Burası ve burayı sahiplenenlerin dışında da anlatmaya değer yerler ve insanlar var. Yeter ki yeniye açık olalım…

Türk’ün Atletizmle İmtihanı

Çoğu insan atletizmin yapılış amacını anlamakta güçlük çeker. Daha hızlı koşmanın, daha yükseğe sıçramanın veya uzun bir sırığı daha uzağa fırlatmanın ne faydası olacağını düşünüp dururlar. Hayatını buna adamış insanların ( gerek sporcu, gerek yönetici) olduğu düşünülünce durum daha da karmaşık bir hal almakta. Peki nedir bu insanların zoru? Nedir bu çabanın anlamı ?


Bu insanlar atletizm ile uğraşırlarken ne düşünürler bilmem ama benim olaydan anladığım ‘‘meydan okumak’’tır. İnattır yani….İnsanın kendi sınırlarının dışına çıkma çabası her halde tekerleğin icadıyla başlamıştır. Teknolojik gelişmelerle fiziki limitler aşılırken, sporla da biyolojik sınırlar zorlanmış.


Aslında gelen her rekor haberinde akla şu soru geliyor: ‘‘ Daha ne kadar ileri gidilebilir? ’’ 1970’lilerde 100 metrede rekor kıran dönemin en ünlü atleti, artık insanların limitlerine ulaştığını beyan etmişti. O zaman ki rekor 11 saniye civarında iken şimdiki rekor 10 saniyenin altında. Adam tamamen çuvallamış ama durum şimdi de farklı değil. Şu anda aynı yorumlar yapılmakta. Gelecek neler getirecek heyecanla bekliyorum. Bu meydan okumanın bir sonu, bir pes noktası olacak mı acaba ?


Bizim ülke olarak atletizmdeki durumumuz ise, içler acısı! Birkaç yıla kadar kayda değer bir başarımız yokken, iki tane bayan atlet ilk kez adımızı bu alanda duyuran sporcular oldular. Bu zamana kadar başarılı olamamamızı birikim-kültür eksikliğine bağlamışımdır. Çünkü bence atletizm elit bir spordur, insanın kendine hakim olmasını gerektirir. Bu ise en sonlarda gelen özelliğimizdir bizim.


Ortaya çıkmasını tamamen tesadüfe bağladığım, dünyaca ünlü iki atletimizi de zebil ettik. Birisini, klasik şartlanmalarımıza uygun olarak kocasının evine kapatmasına seyirci olduk, diğerini de sadece yurtdışında eğitim gördüğü için kabiliyetini sorgulamayı aklımızdan bile geçirmediğimiz bir antrenörün eline bıraktık. Sonuç hüsran.


Daha genel sonuç: Ne yapmayı biliyoruz ne de tesadüfen ortaya çıkanı korumayı…

Bir Kitaba İsmi Nasıl Verilir?

Bir kitaba isim vermek, yazmak kadar zor olsa gerek. Çünkü isim vermek hayatta yapılan soyutlamaların en büyüğüdür. Bir şeyi isimlendirdiğinizde o şey, artık o şeydir ve bunu tersten düşündüğümüzde de o şey, olmadığı sonsuz sayıdaki şey değildir. Jose Saramago’nun İsim’le ilgili çok ilginç bir romanı vardır. Bundan daha sonra bahsetmek üzere şimdilik bir kenara bırakıyorum ama mutlaka bunun hakkında da yazacağım.

Peki, hayal gücünün ifadesi olan bir romanı isimlendirmek nasıl bir şeydir kim bilir? Emek verip yıllarca tasarlanan bir yapıt, kendisine bahşedeceğiniz bir ya da birkaç kelimelik bir isimle anılacaktır bundan böyle. Yazarlar ise insanların büyük bir çoğunluğunun kitabının içinde yazanları değil de kapağının üstünde yazanı bileceklerini bile bile kitaplarına ellerinden geldiğince akılda kalır isimler vermeye çalışırlar. Aslında böyle yaparak biraz da kitabın cümlelerine ihanet etmiş olurlar. Tek bir kelime ya da birkaçı kitabın içeriğini anlatmada ne kadar yeterli olabilir ki?

Peki, kitabı yazanlar, eserlerini isimlendirirken hangi ruh halinin içindedirler hiç düşündünüz mü? Gerçekten içinde yazanları anlatma çabasında olmayıp sadece içinde bulundukları tuhaf durumları ifade eden gelişi güzel isimlendirme yapan yazarlar yok mudur? Birkaç enteresan deneme yapmaya çalışacağım:

  1. Sevgilisinden uzun süredir mektup bekleyen Ernest Hemingway kapıya gelen postacıyı duymayıp, kapıdaki notta mektubunu 100 km uzaktaki şehir postanesinden alabileceğini okuyunca, bitmek üzere olan kitabına ‘‘ Postacı Kapıyı İki kere Çalar’’ ( Allahın Cezası ) ismini vermiş olamaz mı?
  2. Evine taktırdığı alarm çalışmayınca bir ay içinde üçüncü kez evi soyulan Ralph Ellison, haberi aldığında editörünü arayıp teslim ettiği kitabının ismini ‘‘ Görünmez Adam’’ olarak değiştirilmesini istemiş olamaz mı?
  3. Mafyaya kumar borcunu ödemek için kapı kapı dolaşıp, borç para isteyen Moliere kimseden zırnık bulamayanıca topuğuna sıkılan kurşunun acısıyla ‘‘ Cimri’’ isimli bir roman yazmaya karar vermiş olamaz mı?

Sürü Psikolojisi

Bazı insanlarda uzun soluklu bir planı tek başına yürütememe gibi bir alışkanlık vardır. Bu hastalığın bir numaralı muzdaribi benim. Aklıma her gelen yeni fikir de öncelikle yanı başımda benimle aynı heyecanı paylaşacak insanlar ararım. Ardından koştura koştura gidip, bunun ne kadar şahane bir fikir olduğunu anlatırım. O kadar iyi bayarım ki karşımdakini, ona bu fikir ‘‘dünyada akıllara gelenin en iyisi’’ numarasını yaptıracak kadar…

Sonraki aşama, planı en ince ayrıntılarına kadar anlatmaktır. Karşımdaki kusmadan bu aşamayı geçersek sıra, fikri hayata geçirmeye gelir. Bu aşama ise en nazım geçen insanların bile yıldığı, yıpratıcı bir süreçtir. Yapılacak her küçük işten haberdar edip, onların da yapıp yapmadığını kontrol ederim. Bu dönemde, insanlarda harika! fikrime karşı bir iştahsızlık gözükmeye başlar, telefona çıkmamalar veya uzun süredir görüşülmeyen arkadaşlarla olan randevular en kaytarıcı taktikler olarak devreye sokulur.

Sonunda ben ‘niye her zaman bir şeyler yapacakken illa ki diğer insanlarla birlikte yapmayı tercih ediyorum’ serzenişleri içinde, bu süper! fikri de rafa arkadaşlarının yanına kaldırırım. Bu dönemde çıldırttığım arkadaşlarım ise ‘ bir kez daha yırttık’ rahatlaması ile uzun bir süre görüşmeme kararı alırlar.

Buradan uyarıyorum herkesi. Aklımda süper fikirler var… Şimdiden siper alın, saklanacak delik bulun, yoksa karşıma ilk çıkına anlatacağım hepsini…Biri beni durdursun…

İstatistik

‘‘ İstatistik, bikini gibidir! Her şeyi gösterir, en önemli şey hariç.’’ İstatistikle ilgili duyduğum ve onu bu kadar iyi tanımlayan başka bir açıklama yoktur. İki ay önce Sabah gazetesinde, bir köşe yazısının özlü sözler kısmındaydı. Olayların tekrarlanma sıklığı veya olma olasılığı, kararlarımızı belirlemede bu kadar etkili mi gerçekten?

İstatistik her zaman soğuk gelmiştir bana nedense… Bazen düşüncelerimize taban oluşturmada bize kılavuzluk yapsa da çoğu zaman genellediği konulardaki kendine haslığı dışlar. Örneğin, Türkiye’deki insanların alışveriş yaparken ancak %20’sinin seçici davrandığını buyuran bir çıkarım, Akmerkez’de 100 dükkan içinde hangisinden alışveriş yapsam bunalımına giren kişinin seçenek bolluğunu da Doğu illerinde kapanan köy yolları yüzünden tarihi geçmiş gıdaları yemek zorunda kalan insanların alternatifsizliğini de kapsar.

Galiba en doğrusu, önümüze gelen her istatistikte, durumun kendine özgü durumlarını da göz önünde bulundurmak… Diğer insanların başına gelen tecrübelerden oluşan sıkıcı rakamlara fazla önem vermemek gerekiyor. Sonuçta herkes kendi hikayesini yaşıyor.

Tatil Danışmanlığı




Denizi olan bir yere tatile gitmenin, inasanın doğal ihtiyacı mı yoksa modern tüketim toplumunun bir ''illa ki ''si mi olduğu, tartışma götürür bir konu olma özelliğini hep sürdürmüştür.
Bunu zorunluluk olarak görmeyenler için durum kolay...Tercih etmiyorsunuz, konu kapanıyor.

Ama bir kere şöyle sahillere akayım, güneşlerde kavrulayım dediniz mi durum tahmin ettiğinizden daha karmaşık bir hal alır. En büyük sorun da nereye gideceğiniz. Zira bu konuyu çözmek insanın baya bir vaktini ve enerjisini alıyor. Bir de tatilden gelip, başkası kendininkini ballandıra ballandıra anlattığında, sizin tatil sobeleniyorsa gelsin bin lanetler...

Benim için bu, sorun olmaktan çıktı artık. Kendini Türk Turizminin kalkınmasına adamış ablam Özlem ( ki kendisinin tur operatörü olarak doğduğu, ancak hayatın onu başka bir mesleğe sürüklediğine inanılır.) bizim için uzakları yakın eden kişidir. Türkiye sınırları içinde bilmediği sahil, tek yıldızlısından 7 yıldızlısına metrekaresini bilmediği otel, hatta uçurumları aşıp gitmediği tek saklı koy yoktur.

Düşündüm ki onun bu yeteneğinden niye yalnızca biz faydalanalım...Duyduk duymadık demeyin! Tatile gitmek isteyip, analattığında insanların ağızını açık bırakmak isteyenler ya da daha basit olarak tek sıkımlık kurşunu olup hedefi onikiden vurmak isteyenler, artık buradan tatil danışmanlığına başlıyoruz... Bilgi almak istediğiniz her konuda yorum kısmına yazıp mail bırakırsanız, konu uzman kadromuz ( Özlem Abla oluyor kendisi ) tarafından değerlenip en kısa zamanda size kapsamlı bir bilgi ulaştırılacaktır.

Erdal Abi (Anormallikle İlk Tanışma)


Normal olmayandan korkmama serüvenim çok eskilere dayanır. Küçükken oturduğumuz mahallenin en alt sokağında, tek katlı kulübeden bozma bir evde yaşayan Erdal Abi hayatımda tanıdığım ilk anormal ‘şey’di. Şeydi diyorum çünkü kendini şey olarak gördüğü zamanlar, bir insan olarak gördüğü zamanlardan fazlaydı. Öyle ki, halini aldığı tiplemeler mahalle çocuklarından istek bile alırdı. En meşhur numarası, cin taklidiydi. 20'li yaşların sonunda ve 1.90cm boyunda olmasının yanı sıra cin olduğu zamanlarda onu sanki bir devmiş gibi görürdük. Göz bebeklerini yukarı çekip acayip sesler çıkarır, sağa sola koşar ve insanlara çarpardı. Tüm aileler çocuklarının ondan uzak durmasını isterdi. Ama çocukların belayı ne yapıp ne edip bulma kabiliyetleri tüm önlemleri etkisiz bırakırdı. Neticede kitleleri peşinden sürükleyen bir karizması vardı ve söz konusu kitlede sürüklenmeye dünden razıydı. Bir süre sonra mahallenin çocuklarında gece kabus görmeler, altına kaçırmalar görülmeye başlayınca bunun sebebi Erdal Abi ve kahramanlarına bağlandı. Önce muhtara, sonra belediyeye, oradan sonra da valiliğe şikayet edildi. Uzunca bir süre ortalarda görünmedikten sonra masraflarını devletin karşıladığı bir kliniğe yatırıldığını öğrendik.

Erdal Abi’den hem korktuğumuzu hem de onu çok sevdiğimizi hatırlıyorum şimdi. Bizim gibi akıllı! olmaması yüzünden korkuyorduk belki ama hiç kimse onu hafife almıyordu. Büyükler bile garip bir saygı duyarlardı ona. Hiçbir zaman alay etmezler arada bir de harçlık verirlerdi.

Ne zaman içinde cin geçen bir şey seyretsem ya da konusu geçse Erdal Abi gelir aklıma. Onun anormalliği bizim mahallede normalleşmişti. Belki de bu sayede bizim mahallenin çocukları kendine benzemeyenlerin de bir hayatı olduğunu, yaşıtlarından çok önce öğrendi

Hala yaşıyor mudur, şu anda nerdedir, Allah bilir. Ama hayatını kim ya da ne olarak sürdürüyorsa umarım mutludur ve hala etrafı bizim gibi normal! hayranları ile doludur….

Blog Olayına Gelen İlk Tepkiler

İnternette bir blog tutmaya başlayalı şunun şurasında 2 hafta oldu. Kozmopolit toplumumum her kesiminden entersan tepkiler geldi. Hangisinden başlasam anlatmaya bilemiyorum.

Önce işyeri sakinlerinden başlayayım. Oda arkadaşım Necmettin( Kendisi yaklaşık bir ay sonra nur topu gibi bir Tarık Efe babası olacak.) benden blog olayı hakkında uzun bir nutuk dinledikten sonra bunun asosyal bir iletişim biçimi olduğuna kanaat getirdi. İki gündür, bu blog sayesinde uzun zamandır ulaşamadığım kimselerle yeniden irtibata geçtiğimi anlatıp, hayatımı kalabıklaştırdığını anlatmaya çalışsam da blog tutmayı, insanları bilgisayar başına çivileyip, aptal yaratıklar haline getirmeyi planlayan Amerika'nın hain bir planı olarak görme konusunda fikrini gram yerinden oynatamadım.

Diğer kankam Arif'in tepkisi, aklımıza gelen her yeni fikire verdiğimiz tepkiden farklı değildi. Önce çok kısa bir süre olayı anlamaya çalıştı. Kısa bir tereddütten sonra bu olaya mutlaka girmemiz gerektiğine karar verdi. Bundan daha kısa bir sürede de olaya girdi. Sağolsun MSN'de blogumun reklamını yaparak dünkü reyting patlamasının baş mimarı oldu.

Sevgili Eşim Evren, konuya en başından beri pek ilgli göstermemişti zaten. Baktım millet yıkılıyo bu blogu okumak için...Onu neden bu trendin dışında bırakayım dedim. İşyerine defalarca telefonla yaptığım taciz atışlarından sonra zorla ikna ettim bloga bakması için. İlk tepki ''Hımm'' oldu. Sonra benim en az sevdiğim yazıyı beğendi. En son darbesi de Muzaffer Kanunları içinde en çok Ali Sağlam'ın yazdılarını beğenmesi oldu. Nedeni de hoşuna giden o kanunların tamamının benim başıma gelen felaketlerden ortaya çıkmasıydı.

Ablam Özlem Kumru , yeğenim Murat Abdiş, arkadaşlarım Onur Çol, Utku Savaş beğenilerini ve destekleri ilettiler.Hepsine çok teşekkürler. Muzaffer Kanunları hakkındaki katkılarınızı, bu blogda yazıların altında yer alan yorum bölümünde bizimle paylaşırsanız oldukça ilginç sonuçlar elde edeceğimiz tahmin ediyorum.




Muzaffer Kanunları

Toplumdan gelen beklenmedik ilgi karşısında Muzaffer Kanunları konusunu ayrı bir bloga taşıdık. www.muzafferkanunlari.blogspot.com

Herkesin katkılarını bekliyoruz...

Muzaffer Kanunları


Amerikalı’ların abuk kahramanı Murphy hakkında az çok bir şeyler duymuşsunuzdur. Bu adam başlı başına bir kanun koyucu. Gücünü hayatın tam içinde olmasından alıyor. İnsanların başına defalarca gelen saçma sapan olaylar onun tarafından kanunlaştırılıyor. Türkiye ‘de özellikle İngilizce öğretimini renklendirmek amacıyla ders kitaplarının arasına birer ikişer serpiştirilmiş acayip atasözlerinin atfedildiği kişidir. Aslında kendi ile dalga geçecek kadar kişiliği ile barışık olmanın da bir sembolü olarak algılanıyor.

Onların böyle bir kahramanı var da bizim niye olmasın? İsim babası ben olayım dedim. ‘Muzaffer’ Bu sanal edebiyat kahramanının hayata dair çıkarımları bu blogda sürekli gelişecek artık. Aklıma geldikçe ekleyeceğim bunlara. Herkesin katkısını bekliyorum. En sonunda büyük bir listesini yapıp, belki Muzaffer Kanunları diye bir fenomen yaratmış oluruz. Mesela birkaç tanesi şöyle:

1. Muzaffer Kanunları saçma sapan görünse de değildir.

2. Diğer kanunlarda bulunmayan her şey Muzaffer Kanunları’nda vardır.

3. Diğer kanunlarla çelişen bir durum olduğunda Muzaffer Kanunları geçerlidir.

4. Bir olay karşısında iki seçeneğin varsa daima üçüncüsünü seç.

5. Silahın içinde kurşun olmadığında patlar, işe yaraması gereken zamanda tutukluk yapar lanet olası.

Bunlar Muzaffer Kanunları’nın ilk beş maddesi bundan sonra madde numaraları sırayı takip ederek devam edecektir. Lütfen herkes başından defalarca geçen, insanların da birçok defalar yaşadığı, artık kanunlaşmayı hak eden olayları bana iletsin. Eminim çok keyifli şeyler çıkacak ortaya.


İlk Beş Modası

Bu aralar okunulan kitaplar top 5 yapmak moda oldu galiba. En son değerli dostum Ali Sağlam yazmış Türk Edebiyatı'ndaki favorilerini.. Çoğuna katıldığımı belirtmeden edemiyeceğim. Ben de yabancı edebiyattaki en beğendiğim kitapları sıralamak istiyorum. Şöyle ki,

  1. Don Quixote
  2. 1984
  3. Körleşme
  4. Cesur Yeni Dünya
  5. Suç ve Ceza
Ben okudum diye söylemiyorum ama bence bu kitapların mutlaka okunması gerekiyor. Hangi yayın evinden çıktı bilmiyorum ama geçen gün dünyayı değiştiren 100 kitap diye bir derleme elime geçti. Bunların içinde 98 tanesi mutlaka adını duyduğumuz neredeyse tarihin tüm felsefecilerinin kitapları. Geriye kalan iki tanesi ise roman. Bunlar 1984 ve don quixote. Kendi ilk beşime koyduğum kitapları listede görmek beni çok mutlu etti. Umarım doğru seçimler yapamaya devam ederim.
Tembellikte Zirve

Tam da önceki yazının cevabını Tembellik diye vermişken 2-3 gündür ortalıkta görünmedim.Kendim konun tipik,şekilli örneğiyim aslında.Acayip derecede tatlı geliyor kaytarmak.Artık bundan keyif almaya bile başladım.Bakalım yarın neyi yarıda bırakıcam.Olsun en azından kendimi bilme gibi huyum var.Fazla heyecenlanmıyorum artık parlak fikirler karşısında.Hayal kırıklığı yok yapamayınca...Kendimle dalga geçmeye bile başladım...Sonum yakın...Biri beni durdursuuuun.