Bayramınız ve Yeni Yılınız Kutlu Olsun

Bu yazının ulaştığı herkesin bayramını ve yeni yılını kutluyorum...Dilerim gerçekleşmesine en çok ihtiyacınızın olduğu dilekten başlayarak tüm hayalleriniz gerçek olur.

2006 Yılının En İyi Filmi: PRESTİJ

2006'nın en iyi filmi 2 haftadır vizyonda: PERSTİJ

Akıl Defteri'nin yönetmeni Christopher Nolan, senarist kardeşi (Jonathan Nolan) ile hafızalarımıza kazınacak yeni bir ilme imza atmışlar. İşte filmin konusu:

Her şey yüzyılın başında, hızla değişen Londra'da başlar. Sihirbazların ünlü ve en üst mertebede idol olarak kabul edildikleri bir zamanda, iki genç sihirbaz şöhrete giden yolu çizmeye başlarlar. Gösterişli, sofistike Robert Angier (Hugh Jackman) tam bir şovmenken, yontulmamış ve gelenekçi Alfred Borden (Christian Bale) sihirli fikirlerini gösterme yeteneğinden yoksun, yaratıcı bir dahidir. Birbirlerini takdir eden arkadaşlar ve ortaklar olarak yola çıkarlar.

Ama en büyük numaraları ters gidince, aralarında ömür boyu sürecek bir düşmanlık başlar; ikisi de bir diğerini geçme ve altüst etme niyetindedir. Sürdürdükleri aşırı rekabet, her numarayla, her gösteriyle daha da büyür; ta ki sınır tanımayana, hatta elektriğin yeni ve inanılmaz güçlerini ve Nikola Tesla'nın bilimsel dehasını işin içine dahil edene dek... Herkesin hayatı pamuk ipliğine bağlıdır. El çabukluğuyla sunulan sarsıcı sürprizlerle dolu film; inancın güvenin ve mümkün olanın en uzak, en karanlık sınırlarının keşfedildiği heyecan dolu bir dünyaya dalar.

KÜÇÜK KIYAMET HAKKINDA BİRAZ DAHA

Filmin odağında Başak Köklükaya'nın canlandırdığı Bilge karakteri var. Bilge, eşi Zeki, kızı Eda ve yeni doğmuş bebeği Alp ile birlikte İstanbul'da rahat ve konforlu bir hayat yaşamaktadır. Fakat inşaat mühendisi olan eşinin yoğun iş programı yüzünden uzun zamandır ailecek tatile gidememişlerdir. Bu amaçla Fethiye'de bir villa kiralayan aileye Bilge'nin yeğenleri Didem ve Bora da katılır. Ertesi günün sabahında İstanbul'dan yola çıkacak olan aile güzel bir yemekten sonra uykuya dalar. Onlar uykudayken büyük bir deprem olur. Deprem kısa sürer ama sarsıntılardan etkilenen aile, bir an evvel İstanbul'dan ve yaşadıkları bu 'küçük kıyamet'ten uzaklaşmak için yola çıkar. Fethiye'de tuttukları villada onları, evin bakıcısı Ali karşılar. Bir dağ başına kurulmuş bu lüks villa, havuzuyla, bahçesiyle ve dekorasyonuyla ilk bakışta muhteşem görünür. Ama evin karşısında görünen mezarlık onları hemen huzursuz etmeye başlar. İstanbul'da depremin yarattığı kaos ortamı sürmektedir. Annesini 17 Ağustos 1999 depreminde kaybeden Bilge, İstanbul'da yaşadığı sarsıntılardan fazlasıyla etkilenmiş ve tekinsiz kabuslar görmeye başlamıştır. İstanbul'daki tehlikeden kaçan Bilge, bu hayallerin de etkisiyle geldikleri yerde daha büyük bir tehlikenin onları tehdit ettiğini düşünmeye başlar.
'Küçük Kıyamet'in anlamı ne?

Küçük Kıyamet", yıllar önce, 10 Eylül 1509'da Marmara Denizi'nde Adaları yakınlarında meydana gelen şiddetli depremden yola çıkılarak konmuş. Bugün yapılan tahminlere göre 7.5'ten büyük olan bu depremin şiddetinin 8 veya daha üzerinde olduğunu iddia eden uzmanlar da var. Halk bu deprem sırasında öyle bir korku ve panik yaşamış ki, depreme "kıyamet-i suğra" yani "küçük kıyamet" adını takmışlar. O zamanlarda depremlerin doğal sebeplerden meydana geldiği bilinmiyordu. Sarsıntılar, ilahi gücün gazabı olarak nitelendiriliyor ve bunlara halkın işlediği günahların neden olduğu düşünülüyordu.'Küçük Kıyamet' olarak anılan bu depremde 160.000 nüfus ve 35.000 yerleşim birimi bulunan İstanbul'da içinde Osmanlı hanedanının bazı üyelerinin de bulunduğu 4000'den fazla kişi ölmüş, 1000 tane ev tamamen yıkılmıştır.Küçük kıyamet'in tek anlamı bu değil. 'Küçük Kıyamet' aynı zamanda tasavvufta kişinin ölümüne verilen isim. Ölüm, ölüm anı, ölüm hali, ecel gibi anlamları da vardır. Büyük kıyamet dünyanın sonu iken, küçük kıyamet bir canlının sonu anlamına gelir. İslam felsefesinde de ölümü ifade eden bir terimdir.

Dehanın Formülü Neymiş?

Ben neden şundan zeki değilim, adaletsizlik daha doğuştan kardeşim deyip isyan edenler, bütün bahanelerinizi elinizden aldılar. Nasıl mı? İşte böyle:

Dahi bir çocuk yetiştirmenin yolu aslında zeka, eğitim, sevgi dolu bir aile ortamı ve çalışkanlık gibi bilindik kurallar, ancak işin sırrı bunların nasıl kombine edileceğinde. Bilim insanları bunun formülünü araştırdı. Saygın Perspectives on Psychological Science adlı dergide yayımlanan 35 yılı kapsayan bir çalışmada, 5.000’den fazla matematik yeteneği yüksek genç 12 yaşından itibaren sürekli takip edildi. Gençlerin başarısı ilerki yaşlarda yaptıkları çalışmalar, kazandıkları dereceler ve diplomalar ve buldukları patentler gibi unsurlarla ölçüldü.

Araştırmaya katılan bilim insanlarından Vanderbilt Üniversitesi uzmanı David Lubinski, matematik ve benzeri konularda zekanın başlangıçta işe yaradığını, ancak ve ancak, zekanın üstüne eğitim, fedakarlık ve çalışkanlık konmadığında zekanın köreldiğini vurguluyor. Lubinski, eğitim ve çalışkanlığın zekaya katkısının doğuştan gelen yeteneği aşabildiğini belirtiyor.
Araştırmada öne çıkan gençlerin çoğunlukla sevgi dolu ve güven verici aile ortamlarında yetişmiş olduklarına dikkat çekiliyor. Eğitim ve sosyal rehberlik gibi dış faktörler zekanın gelişmesi kadar karakterin de gelişmesine olanak sağladığı için, çocuğun daha çalışkan olmasını, dolayısıyla da kendi yeteneklerini daha iyi öne çıkarmasını sağlıyor.
Lubinski, en zeki çocuklar arasında bireysel farklılıkların eğitim ve rehberlik gibi dış faktörlerle belirlendiğini, avantajın iyi öğretmen ve çocuğa rahat veren bir ev hayatından geçtiğini ifade ediyor. Ebeveynlerin gençlere gösterdiği kişisel saygı ve güven, gençte çalışkanlık duygusunu artırıyor, bu da zekanın potansiyelini gerçekleştirmesini katkıda bulunuyor.Lubinski, zeka ile patent ve doktora alma arasında doğru orantı olduğunu, daha zekilerin kariyer olarak daha yüksek başarı gösterdiğini dile getiriyor.

Eurovision Şarkı Yarışmasına Mehter Takımı Gitsin

Eurovision Şarkı Yarışması’nda Türkiye’yi temsil edecek şarkıcının ismi nihayet açıklandı: Kenan Doğulu. Oysa 2-3 ay önce adı geçen adaylar ne kadar farklıydı. Manga, Duman, Mor ve Ötesi. Sanırım bu gruplar, yarışmayı geçen sene kazanan rockçılara kurban gitti. Geçen sene yarışmanın sıkıcılığına bir tepki olarak yarışmayı kazanan bu grubun marjinalliği, bu sene bu sert çıkışın telafi edileceği görüşünü doğurdu. Hal böyle olunca, bizim rockçı gruplar saf dışı kaldı.

Peki, çakkıdı Kenan doğru bir tercih mi acaba? Bence Türkiye’nin adayı olarak yerinde ama Kenan Doğulu açısından oldukça riskli bir seçim. Dünyadaki Rep müzik hareketinin yükselişine paralel olarak, çakkıdı tarzı bir şarkı ile başarılı olabileceğini düşünüyorum. Ancak geçen yılki aşırılıktan sonra soft bir şarkı da parsayı toplayabilir. Ya da en iyisi, 10.Yıl Marşı bestesini yeniden yapıp, yeni diye yutturduktan sonra Mehter Takımını o haşmetli kıyafetleriyle birlikte arkasına ‘saz heyeti’ diye alıp ortalığı sarsmak. Tabi bu, Avrupalıların Viyana Kapıları kabuslarını hatırlatıp, zaten sayılı ülkelerden aldığımız oyların kaybına mı yoksa yeni nesilin bunlardan haberi olmadığı için bu durumu sallamamalarına mı yol açar tam kestiremiyorum.

Durum yarışmacımız açısından ise daha karışık. Tam kendini piyasadan çekip ulaşılmaz triplerine büründüğü sırada, ilginin tam göbeğine oturacak. Bence onun için erken bir zaman. Nedeni muhtemel bir başarısızlıkta, yeni kalıp tutmaya başlayan imajının yerle bir olacak olması. Avrupalıların artık neredeyse umursamadığı bu modası geçmiş yarışmanın, bizde fetih muamelesi görmesi nedeniyle vakti zamanında başarısız olan adaylar, durumu kurtarmak için yıllarını vermişler. Mesela, MFÖ baya bir ortalıkta gözükmemiş, Ajda Pekkan yıllarca benzin istasyonlarına girememiş vs. Ancak bu isimler, yarışmaya katıldıkları anda bile zaten o dönemin yıldızlarıymış. Buna rağmen çok ciddi sarsılmışlar.

Kenan Doğulu bu işi başarırsa, ona getirisi inanılmaz olur ancak işler yolunda gitmez ise kaybedecekleri kendinden önceki mağluplara göre ulu olur. Neyse önerimi tekrarlıyorum. ‘Çıktık açık alınla….’ İki ileri bir geri….

İngilizce Öğrenenlere Kaynak

Yabancı dil öğrenmek ne kadar zordur bilirim. Çok da nankördür ayrıca, o dilin kültürü içinde yaşamadığımız için ne kadar pratik yapsak da ilgilenmeyi kestiğimiz anda bir çok bilgi uçup gider.
Bu durumdan kurtulmanın en iyi yolu, yabancı dili bir hobi gibi görüp, ilgimizi zaman zaman seviyesini düşürsek de hiç eksik etmemek. Bunu başarmanın anahtarı da gramer gibi sıkıcı çalışma tekniklerinden çok, farklı görsel kaynaklara ulaşmaktır.Bu konuda iki önerim olacak.
İlki Gutenberg Projesi. Bu proje dünyanın tanınmış yazarlarının kitaplarını elektronik ortama aktarıp ücretsiz şekilde kamuya açmaktır.Şu anda oldukça kalabalık bir kütüphanesi var. İlla ki ingilizce olarak birşeyler okunacaksa, en azından daha önce anadilinizde okuduğunuz ve bayıldığınız bir kitabın İngilizcesini okumak daha az sıkılmanıza yardımcı olabilir.
İkincisi ise BBC Türkçe Servisi'nin sitesi. Burada güncel haberler, ingilizce olarak dillendirilmiş. Ayrıca birçok yaratıcı kaynak var. Bulmacalar, testler, oyunlar...İngilizcenizi sınayacağınız bir bölümü bile var. Dinlemek, yabancı dil öğrenmenin olmazsa olmazı. Bu bakımdan şahane bir kaynak.

Işık Medeniyetin Simgesidir

Da Vinci'nin Şifresi'ni okuyanlar Güneş'in insanların toplumsal hayatını nasıl etkilediği hakkında oldukça ayrıntılı bilgiye sahip olmuştur. Pagan sembollerin hala geçerliliğini koruduğu, haftasonu tatilinin pazar günü ( sun day) yani paganların ayin günü olması örneği ile anlatılmakta. Işığın bu gücü, insanlar için bilinmeyeni bilinen yapmasından kaynaklanır. Toplumsal hayatın süresi, ışığın insanların hayatını aydınlatması ile uzamıştır.
Avrupa şehirlerini anlatan bir programda, özellikle İskandinav ülkelerindeki şehircilik anlatılırken ışıklandırmanın ne kadar önemli olduğu anlatılıyordu. Gerçekten de öyle bir kullanmışlar ki ışığı, şehrin tüm bölgeleri akşam olduğunda sanki bir panayır yerini andırır hale geliyor. Bu durum yalnızca kullanılan ışık kaynaklarının çokluğu ile değil, kaynakları bir mantık içinde, birbirini kesmeyerek ve etkinliği maksimuma çıkararak sağlanıyor.
Geçen gün Ankara dönüşü, İstanbul Boğazı'nın Karadeniz'e yakın kısmından geçişi sağlayan Fatih Sultan Mehmet Köprüsü'nden geçerken İstanbul'un büyük bir karanlık içinde olduğunu farkettim. Rumeli tarafı kısmen daha aydınlık olsa da Anadolu tarafı derin bir siyahlığın içine gömülmüştü. Dünyanın ender güzelliklerinden biri olan Boğaz'ın bu kadar kötü aydınlatılması ne kadar hayalkırıcı bir şey.
Başka bir medeniyetin elinde olsaydı, nasıl olurdu diye düşünmeden edemedim. Demekki aydınlanmayı, sadece kelime anlamıyla bile becerememişiz. Çok üzücü...

Küçük Kıyamet

Sınav'ı seyrettim geçen gün ve bayıldım. Özellikle müzikleri harika olmuş. Son karelerde karakterlerden birisinin annesini kaybettiği sırada çalan Göksel ve Manga düetinin ürünü 'Dursun Zaman' bir kez daha hayranlığımı kazandı.
Fragmanlarda ise Küçük Kıyamet isimli yeni bir Türk filminin tanıtımını gördüm. İlk izlenimi süper oldu bende. İşte filmle ilgili ilk bilgiler. Seyrettikten sonra tekrar görüşelim.
Oyuncular
Başak Köklükaya (Bilge) , Cansel Elçin (Zeki) , Binnur Kaya (Filiz) , İlker Aksum (Ali) , Bora Akkaş (Batu) , Serra Gürgünlü (Eda) , Ece Ekşi (Didem)
İstanbul'da sıklıkla meydana gelen sarsıntılar, annesini depremde kaybeden Bilge için katlanılmaz hale gelmiştir. Olması beklenen büyük depremin de korkusunu sürekli üzerinde hisseden Bilge, artık bu şehirde daha fazla yaşayamayacağına karar verir. Yeğenlerini de yanlarına alarak ufak bir güney kasabasına taşınan aile, burada da hiç beklemedikleri olaylarla karşılaşır. Başlarına gelen son derece esrarengiz olaylar, kaçtıkları korkuları ile onları, burada da yüzleşmek zorunda bırakacaktır.
*Taylan Kardeşler*, bu filmin alışılagelmiş felaket filmlerinin dışında bir film olacağını ve amaçlarının filmi karakterler üzerinden işlemek değil, insanın doğa karşısındaki acizliğini göstermek olduğunu belirtiyorlar.

Kim Çelik Gibi Karın Kaslarına Sahip Olmak İstemez Ki ?

Televizyonda gösterilen doğrudan satış reklamların büyük bir çoğunluğu, zayıflama aletlerine ait. Şimdi fit olmuş abla ve amcaların, aleti kullanmadan önceki halleri siyah beyaz karelerle iğrenç bir şekilde gösteriliyor.

Mekik çekmeye yardımcı bir cihaz satarken, bunun gibi olacaksınız dedikleri abi’de öyle bir kas var k,i baba yıllarını body salonlarına vermiş belli. Örnek hanım kızımız da aynen. Sanki vücut geliştirme şampiyonasından fırlamış da reklam çekimine gelmiş gibi. Zaten alet bunlar da o kadar iğreti duruyor ki kimsenin inanası gelmiyor, bu zebellahlar bu aleti kullandı da böyle oldu diye.

Reklamla ilgili bir ilginç bir şey de ,sadece Türkçe çevirisinde mi geçiyor bilmiyorum ama, Türk tüketicileri can evinden vurmak için kullandıkları slogan. ‘‘ Çok az çalışarak siz de çelik gibi kaslara sahip olabilirsiniz.’’ Müthiş. Cuk! Daha doğru vurgu ne olabilirdi ki. Sırf bu özelliğinden ötürü denenmeyi hak ediyor. Zayıflamanın bile kestirmeden olanını tercih ediyoruz. Pes.

Çocuğunuzun Zekasını Arttırmak Elinizde

Sabah'tan Emre Aköz'ün yazısından alıntıdır. Çok önemli bir konu bence.

ABD eğitim sistemini yönetenlerin en ciddi dertlerinden biri orta ve üst sınıflara mensup ailelerin çocukları (ki çoğu beyaz ) ile fakir ailelerden gelen çocukların (ki çoğu siyah ya da Hispanik ) arasındaki uçurum... 'Açığı nasıl kapatırız' diye kafa yorarken sürüyle araştırma yapıyorlar.

Bu araştırmalardan birini, Kansas Üniversitesi'nden Betty Hart ve Todd R. Risley gerçekleştirdi. İki psikolog fakir ve varlıklı ailelerin çocuklarıyla olan ilişkilerini derinlemesine inceledi.Sonuç çok çarpıcı:

*İki sınıf arasında ciddi bir kelime dağarcığı farkı var. Mesela ebeveyni profesyonel (avukat, doktor, yönetici, vs.) olan 3 yaşındaki bir çocuk 1100 kelime biliyor. Fakir aile çocuğunda ise bu sayı 525'e düşüyor.

* Çocukların zekâsı ile kelime dağarcığı arasında yakın bir ilişki var. Varlıklıprofesyonel ailelerin çocuklarının zekâ katsayısı 117, fakirlerinki ise 79 . (Tabii bunlar ortalamalar.) Hart ve Risley araştırmayı daha da derinleştirince şunu fark ediyorlar:

* Bir saat içinde, varlıklı anne babalar çocuklarına 487 kez ' hitap' (tek kelime de olabilir bu, uzun bir cümle de) ediyor. Fakir anne babalarda ise sayı saat başına 178'e düşüyor.Araştırmacılar bu hitapların olumlu mu, olumsuz mu, destekleyici mi, köstekleyici mi olduğunu da incelemiş. Sonuç:

* Varlıklıprofesyonel ailenin çocuğu, 3 yaşına kadar 500 bin olumlu, destekleyici, teşvik edici söz duyuyor. Engelleyici, köstekleyici, durdurucu söz sayısı ise 80 bin .

* Fakir ailelerin çocukları ise 3 yaşına kadar 75 bin destekleyici, olumlu söz işitiyor. Buna karşılık duydukları köstekleyici söz sayısı 200 bin ! Bu veriler çok önemli. Çünkü kelime hazinesi zengin olan ve destekleyici biçimde hitap edilen çocuklar daha zeki oluyor. Ayrıca bu çocuklar büyüdüklerinde başarıyı daha kolay yakalıyor.


Dünyaya belli bir zekâ kapasitesiyle geliyoruz. Diyelim ki potansiyel zekânız 120 . Eğer iyi işlenmezse zekânız faraza 110'da kalıyor.Buna karşılık kişiyi motive eden, hareketli, canlı, etkileşimi zengin ortamlar zekâmızı tam kapasiteye çıkartıyor.

Kıssadan hisse: Eğer çocuğunuzun zeki olmasını istiyorsanız onunla bol bol konuşun. Ayrıca ' dur', ' yapma', ' kaka' gibi olumsuzkısıtlayıcı sözleri az kullanmaya... Buna karşılık ' aferin', ' haydi', ' güzel' gibi sözleri daha çok kullanmaya çalışın.